Ikili opsiyon gerçek hesap - ytparjunalaguboti.ac.id

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

GRRM - 1999 Söyleşileri - 2

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır
25 Mayıs 2020
Bronn, 30’ların başlarında.
Eğer her bir şövalye başka bir kişiyi şövalye ilan edebiliyorsa Ser Osmynd Kettleblack gibi vicdansız şövalyelerin yahut toplumsal değerleri küçümseyen hanelerin bu durumu suistimal etmesine engel olan nedir?
Sosyal baskı. Bir şövalyenin akranları bunu yapana kötü gözle bakar. Evet, belli bir miktar para kazan olabilir ama şerefi kalmazdı ve şeref, bu kültürde hala çok önemlidir.
Ser Osmynd neden para için başkalarını şövalye ilan etmedi ya da en azından kendi kardeşlerini şövalye ilan etmedi? Aileler içinde bile şövalye olmayan kardeşler var, neden?
Şövalye olmak sadece basitçe “şeref” meselesi değildir, bu bir iş, yükümlülükleri var. Zırh ve en azından savaş atı için belli bir miktar servete ihtiyacını var. Savaşmanız, efendiniz çağırdığı zaman gitmeniz gerekir; insan eğitmeniz ve yönetmeniz beklenir. Bazı insanları (Willas Tyrell, Sam Tarly gibi) bunu yapamaz; bazıları sadece rahip, üstat gibi şeyler olmak için donanımlıdır. Şövalyelik de kısmen dindar bir parçaya sahip, bu yüzden eski ilahların takipçileri şövalye olmaya pek eğilimli değillerdir yoksa faturayı ödemek zorunda kalırlar.
Soylu doğumlu piçler şövalye olabilir mi?
Herkes şövalye olabilir.
Manderly’nin nasıl 40 yaşlarında yaverleri olabiliyordu?
Yaverleri, şövalyelik eğitimi alan, genç erkekler olarak görme eğilimdeyiz bu, gerçeğin sadece bir parçası. Tarihsel olarak hayatlarını tamamen yaver olarak geçiren kişiler de var; 30’larında, 40’larında hatta bazen 50’lerinde yaverler gayet yaygın bir şeydi. Bu insanlar belki şövalye olacak zenginliğe sahip değildi ya da eğilimleri yoktu. Onlar, teğmenliğe terfi etmek istemeyen kariyer ordusu çavuşunun orta çağ muadilleriydi.
Tyrion, babasının Fırtına Burnu’nuna yürümeden önce Robb’u yenmesi gerektiğini düşünüyordu. Stannis’in her an kaleyi terk edip, KL’ye saldırması açısından bu büyük bir risk değil mi?
Fırtına Burnu çok zorlu bir kale. Tywin ve Tyrion, Stannis’in cesurdan ziyade metotik bir adam olduğunu biliyor, bu yüzden düşman kalesini arkasında bırakması mümkün olmayacaktı. Stannis’in Davos’a açıkladığı gibi; psikolojik bir yönü de var dı, küçük de olsa “yenilgi” görmeyi kabul etmedi. Tywin’in Batı’ya yürümesi bir risk mi? Evet. Bu yüzden Harranhall’da uzun bir süre kaldı, Robb’un ona saldıracağını ümit etti ama olmadı, hesaplanmış bir kumar oynadı. Üç taraflı bir mücadelede (Renly ile beraber 4) herhangi bir belirleyici hareket bir risktir ve kazanmak için bazı riskler alınmak zorundadır.
İsyan sırasında Tyrell ve kuvvetleri, neden Fırtına Burnu’nu kuşatıp zamanlarını boşa harcadı? Bilhassa onların azam lordları savaşı kaybederken?
Targaryenler bir takım savaşları kaybetmişlerdi (ve bazılarını da kazanmışlardı), ancak Üç Dişli Mızrak ve King’s Landing Kuşatmasına kadar savaşı gerçekten kaybetmiyorlardı. Ve sonra kaybetti. Ve kuşatmalar orta çağ savaşının çok önemli bir parçasıydı. Fırtına Burnu coğrafi olarak stratejik değildi, ancak Kışyarı Starklar için önemli olduğu gibi Baratheon Hanesi için de önemli olan Robert’ın gücünün temeliydi. Düşmüş olsaydı, Robert evini ve topraklarını kaybederdi … ve iki erkek kardeşi düşman elinde rehine olurdu. Tüm önemli kişiler. Ayrıca Fırtına Burnu’nun düşüşü, fırtına lordlarının çoğunu onu dizini bükme zamanının geldiğine ikna edebilir. Yani kaleler nadiren önemsizdir.
Tyrellerin büyük bir ordusu vardı ama güçlerinin önemli bir kısmı Rhaegar ile birlikteydi. Prensin ordusu, Robert’ın ki daha çok savaş tecrübe etmesine rağmen, Robert’ın ordusundan daha fazlaydı. Savaşın tüm tarihini girmedim ama sadece iki büyük ordunun dövüşmesinden fazlası vardı; kuşatmalar, pusular, kaçış, düello, yağma ve Vadi ile Dorne Hudutları gibi bir dizi uzak yerde savaşlar…
Bir diğer ihtimal olarak Mace’in Aerys’in içten içe kaybetmesini umarken, ikili oynadığı söylenebilir mi? Böylece Ned gelir gelmez sancaklarını indirip, teslim olmuştur.
Ned geldiğinde Aerys ve diğerleri ölmüş, Viserys kaçmıştı; savaşacak kimse yoktu ve savaş her şekilde kaybedilmişti. Modern çağın “toplu savaş” kavramı o dönemler yoktu. Sadakat gibi ordular da kişiseldi. Tyrell’in teslim olması her zamanki gibi bir savaştı. Eğer bir nedenden ötürü Ned’e karşı boş bir savaş vermeyi denerse = daha fırsatçı sancaktarlarını diğer tarafa geçmiş olarak bulabilirdi.
Cat’in Jon’a karşı kötü davranışları hakkında bir soruya cevaben… “Kötü davranış” abartılı bir kelime. Cat, Jon’u kan gelinceye kadar dövdü mü? Hayır. Kendisinden uzaklaştırdı mı? Evet. Sözlü olarak onu suistimal edip, saldırdı mı? Hayır. Bran’ın hasta yatağında olanlar özel bir durumdu ama kendi çocuklarının haklarını konusunda çok koruyucuydu ve kral’ın ziyafetinde meşru doğumlu çocukları ile onun arasında keskin bir çizgi çekti. Jon kesinlikle onu başka yerde görmeyi tercih edeceğini biliyordu (Bu açıklamayı her daim biraz eksik ve yanlış bulmuşumdur çünkü Jon’un duygu ve düşüncelerine baktığımızda tam tersi bir resim çıkıyor; tamam, sürekli bir sözlü saldırı ve dayak gibi şeyler kuşkusuz yok ama basit bir soğuk bakıştan fazlası olduğu aşikar, yoksa en basitinden bu oğlan niye sürekli bu kadından korkup, ağlasın?)
Kanlı Oyuncular, diğer paralı asker birliği kadar eski değil ama çok yeni de değil, isimleri muhtemelen Vargo’dan öncesine dayanıyor. Bir Qohorik şu an onlara liderlik ediyor, sonrasında muhtemelen bir Lys’lı veya Dorne’lu ya da Ibbenli liderlik edebilir.
POVlarını nasıl yazdığı ile ilgili sorusu üzerine… Genelde bir karakteri seçiyorum ve bir duvara toslamadan önce onunle ilgili birkaç pov yazıyorum ve sonra bir başka pov’a geçiyorum ve bu şekilde devam ediyor. En zor POVlar, sanırım büyü elementleri yüzünden de Dany ve Bran ve Bran’ın ayrıca en genç POV olması ve sakat olduğu için kısıtlı olması gibi bir durum da var. Diğer tarafta Tyrion ve Ned’in bölümleri… kendilerini yazıyorlar gibi görünüyor.
Jon’un doğum zamanı ile ilgili bir soru üzerine… Jon ile Dany arasında muhtemelen 8-9 ay gibi bir zaman var… Cat ve Ashara söylentileri üzerine… Söylemeye gerek yok, hepsi zamanla açıklanacak. Ashara Dayne, Kayanyıldız’da yere çakılmadı çünkü bana yazan okuyucular böyleymiş gibi varsayıyor. Dorne’da da atlar var, biliyorsunuz ve tekneler… kendilerine ait olmasa da…Elia’nın Rhaegar ile evlenmesinden sonraki ilk birkaç yıl içinde Prenses’in KL’deki birkaç kadın eşlikçilerinden biriydi. Kalanını kitaplar için saklıyorum.
Greyjoy saldırısı sonrası Tywin, Lannister filosunu yeniden inşa etti. Burada 20 ya da 30 tane gemiden bahsediyoruz. Buna karşın Greyjoy filosuna denk olabilecek yegane deniz filosu Arbor’un kraliyet filosu ve Redwyne filosudur. Greykoy ve Redwyne, Westeros’un geleneksel deniz güçleridir. Lannister gemileri, Demir filonun dar gemilerinden daha heybetli ve büyük; çarklar, karyolar, akrepler gibi şeylerle beraber. Tyreller de Lannisterlarla aşağı yukarı aynı durumdadır ama onlar sancaktarlarına biraz daha bağımlıdır; bilhassa Kalkan Adalarındaki… Hightowerların, ticaret gemilerini korumak için, sadece birkaç savaş gemisi vardır.
Ned’in ordusu ona Dorne’a kadar eşlik etmedi, orada savaş yoktu ama şüphesiz sınırlarda küçük çatışmalar vardı. Lakin Martellerin savaşın dışında kalması tamamen doğru değil, Prens’in ordusunda KM Prens Lewyn komutasında Dornelu askerler vardı. Lakin Dornle’lar prensi olması gerektiği şekilde desteklemediler, bu kısmen Elia yüzünden öfkeli olduklarından kısmen de Doran’ın doğuştan gelen ihtiyatından.
Sevginin bir çok çeşidi var. Robert, kardeşlerini şüphesiz bir şekilde seviyordu ve onlara karşı dürüsttü ama onlardan tamamen hoşlanmıyordu. Stannis ile ilişkileri her zaman dikenliydi. Renly ise ailenin bebeği idi ve saraya gelene kadar Robert ile çok az zaman geçirdi. Robert’ın ona düşkün olabileceğinden şüpheleniyorum ama yakın değillerdi. Stannis, Fırtına Burnu dururken Ejderha Kayasının verilmesinden hiç hoşlanmadı ve bunu hakaret algıladı… ama Robert’ın bu amaçla yaptığı doğru değil. Targlar varislerini her daim Ejderha Kayası prensi olarak atamıştır. Joffrey doğana kadar da Robert, Stannis’i varisi olarak seçmişti. Robert iki kaleyi de kardeşlerine vermek yerine oğullarına verebilirdi ama bunun yerine kardeşlerine verdi ve ellerinde tutmalarına izin verdi, dikkatsiz cömertliğinin bir başka göstergesidir.
Valyria ve kıyameti hakkında ilerleyen ciltlerde daha fazlasını öğreneceksiniz ama illa Kılıçların Fırtınasında olacağını söyleyemem.
Jaime’nin Aerys’i öldürürken ki duyguları konusunda fikirleri var. Bazıları onun acılık hissettiğini düşünüyor, şahsen ben biraz eğlendiğini de düşünüyor.
İki görüş de doğru.
Westeros'da Evlilik ve Nişan Yaşı 6
8 bin yıl önce Ötekiler nasıl yenilgiye uğradı? Sayılarına bakınca yenilmez gibi görünüyorlar? İnsanlar karşı saldırıda bulundu mu?
Binlerce yıl önce olan bir şey, bazı gerçekler sisin arasında kayboldu ve zamanla efsaneye dönüştü. İlerleyen ciltlerde daha fazlasını öğreneceksiniz ama muhtemelen her şeyi değil, hayır.
Yüzsüz İnsanlar, önceden bir tarife listesi asmaz. Onlara ölmesini istediğiniz kişiyi söylersiniz ve onlar da kim olduklarına ve zorluğuna göre durumlara göre fiyat üstüne tartışıp, karara bağlar. Ne kadar zorlu ve üst seviye kişiyse fiyat da o kadar yüksek olacaktır.
Arya’nın yakaladığı siyah kedi, Rhaenys’in kedisi Balerion olabilir mi?
Olabilir.
Westeros’ta erkekler 17 yaşında yetişkin kabul edilir. Yaş kaç olursa olsun yemin edildiğinde (NW veya KM için şeylerde) iş bitmiştir, kaçış yoktur, yaşın gençliği bir kurtulma aracı olmaz. Ayrıca NW, 12 yaş gibi oldukça genç bir kişiye yemin ettirmez.
Sorunun özeti: Hornwood mirası; Lord Hornwood’un kız kardeşi mirası devralacak kişi olarak düşünülmedi ama onun oğlu ve lordun piçi düşünüldü. Elimizde birkaç kadın lord (Mormont, Dustin ve Whent) olduğu düşünülürse bu pek mantıklı gelmiyor. Lord Hornwood ‘un karısı ve gelecek kocası mirası elinde tutacak kişi olarak tasvir edildi. Ayrıca Leydi Whent’in bir Frey ile evlenmiş olmasına rağmen hanesinin son üyesi olması üzerine bir soru soruldu ama GRRM buna cevap vermedi.
Bu soruya kısa cevap; Westeros miras hakkı gerçek orta çağ dönemine göre modellendi. Yani belirsiz, kodlanmamış, farklı yorumlara tabi ve çoğu zaman da çelişkili. Adamın ilk doğan oğlu varis olur, sonra bir sonrakine geçer. Yaşayan bir erkek varken Dorne hariç kızlar, miras konusunda pek göz önüne alınmazlar. Erkek evlatlardan sonra kız evladın mirası alacağı söylenir ama ölü adamın kardeşlerinden biri buna itiraz edebilir. Kız mı erkek mi daha önceliklidir? İki tarafın da bir talebi var.
Ya hiç çocuk yoksa ve geriye sadece torun ve büyük torunlar varsa? Öncelik ve yakınlık daha öncelikli bir prensip midir? Piçlerin hakkı var mı? Meşrulaştırılmış piçler, meşru doğumlu çocuklardan sonra mı yoksa doğum sırasına göre mi sıraya giriyorlar? Dullar ne olacak? Ve ölen kişinin iradesi ne olacak? Bir lord, oğlunu mirastan menedip diğer oğlunu varis yapabilir mi? Yahut bir piçi?
O dönemler de Westeros’ta da keskin, net bir cevabı yok. Olaylara genelde vaka bazında karar verilir, her bir dava bir sonrakine emsal teşkil edebilir ama çoğu zaman emsaller, taleplerle çatışabilir. Orta Çağ’a baktığınızda “çatışan hak talepleri” savaşların nedenin 4’te 3’ünü kapsar. O dönemlerin dünyası yasalarla değil erkeklerle yönetiliyordu. Yasaların belirsizliği lordun bir yerde tercih ettiği bir şey olabilir çünkü bu, onlara güç sağlıyordu. Hornwood davasında kararı sonuçta bir “lord” verecekti ve daha güçlü hak sahipleri karardan memnun değilse, silahlarını çekebilir. Yani kısaca miras meselesi, yasalar kadar politika ile de alakalı bir şekilde karara bağlanıyordu.
Renly, kaygısız ve dikkatsiz bir kişiydi ve geniş genellemerle konuşuyordu (Renly’nin taht talebiyle ilgili konuşmasıyla ilgili). Bağlamdan görebildiğimiz üzere abisinin yasal dayanağını hiçbir şekilde umursamadı, onun ilgilendiği tek şey ordusunun ne kadar büyük olduğuydu.
The Hedge Knight’ta binlerce yıllık yaşta olan kadim ejderhalardan bahsediyor. Targaryenler getirmeden önce Westeros’ta ejderha var mıydı? Yoksa Targlar gelirken ejderha iskeletlerini de mi getirmişti?
Bir zamanlar ejderhalar vardı. (Buz ve Ateşin Şarkısı 'Ejderhalar' 4 )
Kitaplar için sakladığınız bir şey olabileceğini düşündüğüm takip sorusu, Westeros dışındaki Ejderhalara ne oldu? Eğer doğru anladıysam, Simyacılar hiçbir yerde ejderha olmadığını söylüyorlar. Öyle miydi?
Artık var olduğu bilinen ejderhalar yok … ama bu bir ortaçağ dönemi ve dünyanın büyük bölümleri hala terra incognita, bu yüzden gizemli yerlerde çok uzakta her zaman ejderha manzaraları hikayeleri var. Üstatlar bunları kaile almama eğilimindedir.
Ben Tad Williams’ın büyük bir hayranıyım. Tolkien’i yıllarca sevmeme rağmen, modern fanteziyi okumayı bıraktım çünkü çoğu korkunç türev şeylerdi. Sonra Tad’in DRAGONBONE CHAIR’ini denedim ve oturdum ve kendi kendime “Evet! Bu doğru bir yazarın elinde müthiş olabilir!” dedim. Bu ilham olmadan hiçbir zaman BUZ VE ATEŞİN ŞARKISINI yazmazdım. Eğer bulabilirseniz metinlerde bu seriye dair bazı şeyler var. (Azor Ahai Efsanesi 'Sahte Ulak' 1 )
Eğer Dany kısırsa (varisi olmayacağı için) neden Westeros’u işgal etmek istediğine dair bir soruya, cevap vermedi.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]

Yaralarım Benden Önce de Vardı... Ulus Baker

Ernst Jünger, çeviren Ersel Kayaoğlu (İstanbul: Can Yayınları, 1996), 128 s.
Metafiziği altetmek, demişti Heidegger, imkânsız! O, basit bir felsefi EĞITIM yöntemi değildir. Sanki birilerinin fikrini, kanaatini reddediyormuş gibi onu silip atamazsınız. Nietzsche'nin "hakikat sorunu" konusunda vurguladığı gibi, Dünya'nın Batısında yaşayan bir insan türü "metafizik" olmadan değil düşünmek, yaşayamaz bile. Bilginin "bir şeyleri bilmesi" modern metafizik varlıkbiliminin temelini atan Descartes'tan beri, Batı düşüncesinde neredeyse Varlığın tanımının ta kendisi haline geldi. Tanım ise kesinliktir. Freud, Heidegger ile paralel okunması gereken bir pasajında çağımızın çağrısını dışavurmuştu: Bana hakikati değil, kesinliği ver. Nereden geliyor bu garip emniyet tutkusu, güvenli kesinliğe bunca yakarış? Heidegger aşağıdaki satırları yazarken, bir anlamda onun felsefi damarlarından biri olan Ernst Jünger'in erken dönem eskatolojisinden pek uzakta değildir: "Varlık ilk hakikatinde olurken, istem olarak Varlık kırılmalı, dünya mahvolup gitmeye bırakılmalı, insanlar yalnızca emekleriyle başbaşa bırakılmalı. Ancak böyle bir çıkış sonunda Köken'in aniden bir yerlere oturması uzun bir zaman sürecek şekilde mümkün olacak... İşte bu olay daha şimdiden gerçekleşti. Bu olayın sonuçları dünya tarihinin bu yüzyılda başından geçen olaylardan başkası değildir." Bahsedilen "sonuçlar"ın Ernst Jünger'in doğumevi, yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşları olduğu besbelli. Onu Heidegger'den ayıran tek belirti, iki savaş arasının adamı olmaktan çok, savaşın kendisinin adamı olmasıdır. Birinci savaşın romantik gazisi; ikinci savaşın kaçağı... Ve iki savaş arasında, tıpkı Heidegger gibi, bilim ve teknolojilere dair yazıp durması da türdeş kılmıyor Jünger'in eserini -ne Heidegger'le ne de kendisiyle. Sonuç olarak 1895'te orta sınıf bir kimyacının evinde başlayıp 102 yıl savaşlarla ve barışlarla, umutsuz-umutlu çıkış ve gerileyişlerle geçen bir yaşamdan bahsediyoruz. Jünger'in "dönemeçleri" (Kehre) kuşkusuz Heidegger'inkinden daha fazla sayıda ve daha belirgin: Orta sınıf evde baba otoritesi (ileride Thomas Mann'ın üslubundan sürekli şikayet edecektir), artı baskıcı katolik okulları, ikili bir kaçış istemini kaçınılmaz kılacaktır: Aşırı okumalar yoluyla kaçış ve "dışarıya", "başka bir yaşama" doğru. Birincisi yazar Jünger'i, ikincisi asker Jünger'i yaratacaktır. Aslında anti-semitizmden başka pek bir özelliği olmayan Wandervogel (Yitik Kuşlar) gençlik grubuna "belirsizce" katılışı hem aydınlık değildir hem de onu kesmez. Fransız Yabancı Lejyonuna yazılarak Afrika'ya gider, Kilimanjaro yollarında kaybolunca, ailesi tarafından Alman Dışişleri marifetiyle geri getirtilir. Neyse ki, Birinci Dünya Savaşı patlak verir de genç adam "burjuva" dünyasından bir kez daha uzaklaşmak fırsatını bulur -cephede çeşitli birliklere kumanda eder, defalarca yaralanır, savaşın sonunda Alman Ordusunun en yüksek Liyakat Nişanıyla onurlandırılır.
Savaşın Jünger'in hayatında bir dönüm noktası olduğunu söylemek yetmez. İki savaş arasında yazdığı ilk eserlerin temaları, bir taraftan Jungkonservative (Genç-Muhafazakar) sağcı ideolojilere bağlanıyorsa, öte yandan derinden derine bir "savaş uygarlığının" portresini çizerler. Üstelik, yakın dostu, Die Totale Staat'ın (Topyekün Devlet) kuramcısı Carl Schmitt'ten bile daha derin bir eleştiriyi "burjuva romantizmi"nin dünyasına karşı yöneltecektir: Bu son savaş ülkeler arasında geçmedi -biri geçmekte olan, ikincisi gelmekte olan iki çağ ve iki yaşam tarzı arasında geçti. 19. yüzyıl burjuva ferahlığının, geleceğe yönelik orta sınıf düşleminin dünyası, bütün hatlarıyla ve kurumlarıyla geleceğin bu saldırısı altında tuzla buz olmaya gidiyorlar. Ve kazananı kaybedeni olmayacak bu savaşta geleceğin saldırısı global bir endüstriyel toplumdan gelmektedir -Der Arbeiter'da (İşçi) vurgulandığı gibi, barış zamanı emek örgütlenmesi, ağır demir-çelik ve metalurji endüstrilerinin gerektirdiği gibi, ordudaki askeri örgütlenmenin tıpkısı olmaya doğru gitmiyor mu? İşçi=asker eşitliği işte bu "gelecek dünya"dır. Anlıyoruz ki Nazilerle ilk flört yıllarındaki Jünger, henüz "ütopyasız"dır ve bu ateş, çelik, kan dünyasını belli belirsiz bir nihilizmle onaylamış görünmektedir. Yine de Max Weber gibi liberallerle, Sombart gibi "tutucu-devrimci" iktisatçıların özellikle Alman kulaklara hoş gelen bir çözümlemesi söz konusudur yalnızca: Ağır endüstriyel kurumlaşma otoriter devleti, hafif endüstriyel stratejiler ise Batılı, liberal ve demokratik devleti sırtlarında taşırlar. Diyebiliriz ki "faşist" Jünger, liberal öncülerinden daha samimidir bu formül konusunda: Madem böyle bir gelecek kaçınılmaz bir surette yeryüzünü egemenliği altına alacaktır, o zaman her düzeyde onunla anlaşmaya çabalamak gerekir: Makine bireyi saracak ise, birey de makinayla bütünleşecek ve ülkelerin çelik ve asfalt damarlarından akacaktır. Bu düşüncelerin eş-titreşime girdiği bir felsefe vardır: Spengler ile Stato totalitario öğretmeni Giovanni Gentile... Bir de siyasal grup vardır -sonradan Hitlercilere ters düşecek Ernst Niekisch'in "milliyetçi Bolşevikleri"... Kısaca söylemek gerekirse, Jünger'in de hatırı sayılır katkılarda bulunduğu kafa karışıklığı had safhadadır.
Yine de Jünger'in kafa karışıklığı, Nazilerin yükseldiği dönem boyunca farklı türden, kendine özgüdür: Erken gençlik yıllarında başlattığı innere Emigration (içeriden göç), onu politik eylem alanına gönül ferahlığıyla dalma konusunda rahatsız etmeyi sürdürür. Çok geçmeden, onun iki ana formülünün, şu Neue Topografie (Yeni Topoğrafya) ile Die Totale Mobilmachung'un (Topyekün Seferberlik) üzerine atlayan Naziler ile örtük bir bozuşma sürecine girecektir. Formül oldukça politik ve tuhaftır: Her şey tamam da Goering gibi bir adamın Reichswehr'in başında işi nedir? Sorunun daha derin çatlaklardan kaynaklandığı zamanla belli olur. Jünger, Hitler savaşı çıkarana dek Nazilerden gizli uzaklaşmasını sürdürür. Savaş yılları bir nevi sürgündür -Fransa ile Almanya sınırında Kirchorst'da çakılır kalır. 1944 yılında ise, oğullarından ikisini de kaybeder -birini cephede, ötekini kendisinin de desteklediği anlaşılan Hitler suikastı sonucu, kurşuna dizilmiş olarak... Alman ordusu, Nazilerle süregiden iktidar mücadelesi içinde eski harb gazisine kol kanat germiştir.
Ama savaş yılları bir kez daha Kehre'ye yol açar -artık çağdaş Alman edebiyatının en güçlü yazarı sahneye girmekte, büyük dönüşüm yepyeni bir "topoğrafya" üzerinde tamamlanmaktadır -Auf Der Marmorklippen (Mermer Yalıyar) kitabı 1939'da, herhalde büyük bir cesaret gösterisi olarak yayımlandığında artık ikinci bir Jünger ile karşı karşıyayız. İki kardeş, Akdeniz'de bir kayalık yalıda, sakin bir köye çekilirler. Tehditkar Ormanlı'nın saldırısı yaklaşmakta, kasabanın kenarlarını sarmakta, iç huzuru mahvetmektedir. Ve iki kardeş inanılmaz bir şey yaparlar: Başka bir sakin köye çekilirler! Kaçış çizgisinin böyle bir formülü hem eşsiz hem de tuhaftır. Formülleri en yalın halleriyle tesbit edilmeksizin Ernst Jünger okumak, biraz edebi-şiirsel hazdan öteye eserin gerçek anlamda kavranmasına götürmeyecektir. İçeriden göçün formülü şudur: Saldırı başgösterdiğinde bir adım geriye kaçacaksın...
Benzeri bir formül, o dönemin jurnallerinde de başgösterir -savaş ve yıkım en çılgın dehşetiyle devam etmekte iken "sükunet"! Bu sükunet ise asla teslimiyet değildir: Her şey bittikten sonra savaşa sarfedilen onca ömrün ardında, alaycı, geride kalacak olan bazı şeylerle, doğayla, yollarla, tarlalarla çok gizli bir suçortaklığı vardır. İkinci bir formül ilkini tamamlamaya gelir: Nihilizm her türlü düşünceye oranla daha şanslıdır. Dünyanın akışının muazzam sürati, en hareketsiz parçacığı, bir tohum tanesini bile mutlak bir güce eriştirir. Artık en yumuşak en serttir...
Böylece Ernst Jünger'in eserinde bazı formüllerin işbaşında olduklarını, yazınsal uzamın içinde çoğu zaman apansız ama son derece büyük bir keskinlikle sivrilmekte olduklarını söylemiş oluyoruz, Die Glasernen Bienen (Sırça Arılar) tedirginlik verici ölçüde "neşeli" birkaç formül sunmaktadır -özellikle etik ve ahlak konularında. Her zamanki gibi bir savaş gazisidir ve harb yıllarında ince beceriler gerektiren top mermisi sanayiinde istihdam edilmiş, savaş sonrasının "doğal" ortamında iş bulamamaktadır... Çeşitli işler arasında sözgelimi sigortacılığı deneyecektir. Savaş sonrası için en "olanaksız" iş! Hangi kapıyı çalsan eksik kol ve bacaklar... Nihayet Hearst benzeri ütopyacı bir zenginin malikâne-fabrikasında üst düzey sekreterlik gibi bir iş bulur -hafiften kaçık patronu dev metal endüstrilerinin korkunçluğundan uzakta, çok küçük robotçuklar yapımına tüm sermayesini vakfetmiştir: Cam arılar. Ve tıpkı Jünger gibi koleksiyon meraklısıdır: Savaş araçları, yitik organ parçaları ve savaş hekimliği malzemeleri -"kopartılmış kulakların, organların vahşi sergisi şok etmişti beni", diyor Jünger. Eski savaşların imgeleri arasında (ne İlyada'da ne de başka bir yerde) savaş kol bacak kaybetmelerle, sakatlıklarla ilgilenmez. Ancak hilkat garibesi devlere ya da demonlara yakıştırılır sakatlıklar: Tantalos, Prokrustes... Oysa günümüzden şu manzaraya bakın hele: Utangaç ve övüngen, ikiyüzlü savaş hekimliğinin hemen sarılıverdiği "neşter ahlakına" bakın. Ya da tren istasyonlarında toplanan sakat dilenciler ordusuna. Ve işte eserin ana formülü: Sakatlıkların kazalardan kaynaklandığını düşünmek "optik" bir yanılgıdan başka bir şey değildir... Dünya ve tarih henüz rüşeym halindeyken sakatlanmış bir ırk olduğumuzdan gelmektedir bunca kaza başımıza... Böyle bir "optik yanılgı" teması hem poetik hem de derinden felsefi-politik mesajlar taşımaktadır: Jünger gibi I. Dünya Savaşı'nda yaralanan ve ömür boyu bir yatağın yalnızlığına terkedilen Fransız şair Joe Bousquet'nin Stoacı formülüyle buluşması şaşırtıcı değildir -"yaralarım benden önce vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum..."
İlerlemenin, "kayıp" ve "eksiklik" üzerine kurulmuş bir uygarlığın vazgeçemediği bir efsane olması kolayca anlaşılabiliyor. Muhafazakar Jünger artık bazı tedbirler önermek zorunda hisseder kendini -Kant'ın "ahlak doktrini"ne uygun yaşamaya çalışmak ne mene bir HAYAT getirir? Biraz ana-baba terbiyesi daha önemli değil mi? Böylece, devler dünyasına yönelen erken Jünger'in aksine, savaş sonrasının Jünger'i ısrarla "küçük şeylere", ufak ayrıntılara, minimalizme yönelecektir. Adorno'nun Minima Moralia'sında olduğu gibi, "efendiler kültü"nün, çağdaş tiranlıkların derin bir sosyal eleştirisidir bu.
Ernst Jünger'in Kehre'sinin mutlak olduğunu asla düşünmemek gerekir. Önce onaylayarak ortaya attığı temalar (sanayi-savaş, geçmiş-gelecek, nihilizm) geç dönem eserlerinde bir kez daha ortaya atılırlar: Bu kez derin ve minimal bir toplumsal eleştirinin yeğinliğiyle. Yazınsal saydamlık ve minimal etkilerin edebi kudreti bu eserin formüllerini gölgelememektedir. Ernst Jünger'in eseri bize şunu söyler: Dünya, Tarih ve HAYAT, büyük harflerle başlasalar da hep küçük şeylerin gücüyle ayakta dururlar.
Virgül 4 , Ocak 1998, s. 42-43
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

The Two Pope Film Eleştirisi.

The Two Pope Film Eleştirisi.

https://preview.redd.it/3k50b8dv8vt41.jpg?width=998&format=pjpg&auto=webp&s=f852e58e134e00aa1b249cf0737f3aa82c97551c
Doğukan Tunca, Nisan 2020, İstanbul.
THE TWO POPES
‘Artık tanrının sesini duyamıyorum.’ Papa 16. Benedict.
Film, 2005 yılının başlarında Papa 2. John Paul’un ölümü ve 16. Benedict’in papa seçilmesi ile başlıyor. Benedict papa seçilmek amacı ile geleneksel görüşteki kardinaller ile kulis oluşturup sonunda papalık makamını kazanıyor. Benedict, Katolik Kilisesi’nin muhafazakar, geleneklere bağlı ve sert tarafını temsil ediyor. Filmin başlangıcında ki diyaloglar ile yönetmen, Benedict’in bu yönünü bize başarılı bir şekilde hissettiriyor..
Filmin devamında kardinal Fracis’i yakından tanımaya başlıyoruz. Francis, Katolik Kilisesi’nin yenilikçi ve mütevazı kesimine hitap eden, geleneksel tavra karşı çıkan bir duruş sergiliyor. Yönetmen, kardinal Francis’e sempatik bir hava kazandırmak istemiş. Meirelles, Francis’in vaazlarında takındığı sempatik tarzını, futbola olan sevgisini, rock gruplarına olan ilgisini ve son derece mizahi karakterini filme yansıtarak, Francis ile izleyici arasında sıcak bir ilişki kurmuştur. Francis, Benedict’in papa seçilmesiyle beklemediği bir durumla karşılaşır. Seçimlerde Benedict’e karşı en çok oyu Francis almıştır. Papa seçilmek istemediğini her fırsatta dile getiren Francis’in, bir rekabet ve ego savaşı içerisinde olmadığını görüyoruz.
Kilisenin muhafazakar tarafını temsil eden Papa Benedict, düşünce yapısı olarak kardinal Francis’ten oldukça zıt bir noktada bulunuyor. Francis, gelenekseli sorgularken; katolik dünyasının geçmişine ve günahlarına derinlemesine bakmak istiyor. Benedict ise yeniliğe kapalı düşünce tarzıyla bu sorgulamanın karşısında bir tutum sergiliyor. Yönetmen, filmin başlangıcın da bu zıtlığa vurgu yapıyor. Hristiyan dünyasının kalıplaşmış geleneksel tavrı, Benedict’in soğuk karakteriyle özleşiyor. Yenilikçi ve reformist düşünceler ise Francis’in sıcak karakteriyle, seyirciye sunuluyor. Şimdiye kadar olan bölümlerde Tanrının bakış açısı sahneleriyle sık sık karşılaşıyoruz. Bu süreçten sonra yönetmen diyalogların bol olduğu ve belgesel dilini anımsatan bir tarza geçiş yapıyor. Bunu göz önüne alınca, Meirelles’in anlatı dilini bir bakış açısıyla oluşturmadığını görüyoruz. Buna bağlı olarak da anlatı dilini oluştururken tutarsız davranmış diyebiliriz.
- Benedict: Arjantin’de ki Cizvitlerin lideriyken tüm Marksizm kitaplarını kütüphaneden kaldırtmıştın.
- Francis: İlahiyat öğrencilerine de tam gün cübbe giydirtmiştim, tarlada çalışırlarken bile. Resmi homseksual evliliğine de şeytan icadı demiştim.
- Benedict: Benden farklı değilmişsin.
- Francis: Değildim, değiştim.
- Benedict: Hayır ödün verdin.
- Francis: Hayır ödün yok. Hayır değiştim.
- Benedict: Değişim, ödün vermektir.
Filmin ilerlemesiyle birlikte Papa 16. Benedict’in, medyanın ve hristiyan dünyasının suçlamalarıyla boğuştuğunu görüyoruz. Kilisenin çocuklara uyguladığı cinsel istismar suçlarının yeteri kadar araştırılmadığı gerçeği gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Maddi yolsuzlukların da Vatikanda yapıldığına dair belgeler medya tarafından ortaya çıkarılıyor. Benedict bu süreçte kendisiyle yavaş yavaş yüzleşmeye başlıyor. Francis ise katolik dünyasının içerisinde bulunmuş olduğu halden ve düzenden memnun olmadığı için emekliye ayrılmak istiyor. Emeklilik mektuplarına yanıt alamayan kardinal, Vatikan’a Papa Benedict’in yanına geliyor. Papa ise bu emeklilik planını kabul etmeyip kendisine gelen suçlamaları, Francisin emekliliği ile daha da sağlamlaştırmak istemiyor. Bu süreçten sonra ikili arasında uzun süren diyaloglara şahit oluyoruz. Başlangıçta asabi ve Francis’in yenilikçi fikirlerine karşı çıkan Benedict, yavaş yavaş yumuşamaya ve kendi hatalarını görmeye, kendini sorgulamaya başlıyor. İşte bu noktada yönetmen, Benedict üzerinden, hristiyan dünyasının katı geleneksel duruşuna ve çocuklara uygulanan cinsel istismar konusuna bir eleştiri getiriyor.
- Benedict: İstifa edeceğim.
- Francis: Neyden istifa edeceksiniz.
- Benedict: Papalıktan, Aziz Petrus’un koltuğundan, Roma Psikoposluğundan. Hepsini bırakacağım.
- Francis: Yapamazsınız. Siz, siz, Papalığı bırakmış olursunuz.
- Benedict: Doğru.
- Francis: Papalar istifa edemez.
.
.
.
- Benedict: Bir deyiş vardır. ‘Tanrı her zaman bir Papa’yı, yenisini göndererek ıslah eder.’
Diyalogların ilerlemesi ve ikilinin birbirlerine geçmiş günahlarını açması artık onları zıt görüşlerden uzaklaştırıyor. Birbirlerine yaklaşan ve adeta birbirleri vasıtasıyla günah çıkaran papa ve kardinal, içsel bir sorgulamanın içine giriyor. Tartışmalardan yorulmuş ve iç huzuru arayan ikili, seyir zevki yüksek diyaloglar ile sonuca doğru gitmeye başlıyor. Sonunda Benedict, papalık makanı bırakacağını ve yerine Francis’i önereceğini söylüyor. ‘Artık Tanrının sesini duyamıyorum’ diyen Benedict, Francis’i ikna etmeye çalışıyor. Francis ise savunma olarak geçmiş günahlarını itiraf edip buna karşı çıkıyor. Francis günahlarını, ‘tanrı affeder ama ben affetmem’ sözleriyle derinleştirip, papalık makamını istememe gerekçelerini sıralıyor. Yönetmenin bu süreçte, Papa Benedict ve Kardinal Francis’in günahlarından pişman olduklarını bize göstermek istiyor. Bunu yaparken bu ikilinin ve Katolik kilisesinin, yıllarca işlemiş olduğu suçlardan etkilenen çocuklardan, insanlardan ve kurumlardan hiç bahsedilmiyor. Bir sürü sorunun cevapsız kalması, yönetmenin burada istediği etkiyi veremediğini kanıtlıyor.
- Benedict: Dün dedin ki, hayat asla durağan değildir. Değil mi? Aslında sen, güç ve zekan ile önderlik etmiyorsun. Sen sahip olduğun yaşam tarzıyla önderlik ediyorsun. Değiştin.
- Francis: O adam hala içimde. O şüphe hala mevcut.
- Benedict: Günahlarının seni değersiz kıldığını düşünüyorsun ama hepimiz günahkarız. Şimdi lütfen benim günah çıkarmamı dinle. Günah çıkarmamı kabul etmez misiniz bay Bergoglio (Francis).
Filmde, kritik noktalara ve siyasi çıkarımlara sıkça yer veriliyor. Kilisenin çocuk istismarlarına göstermiş olduğu tepkinin yetersizliğinden bahsediliyor . Bu itirafın ise Papa Benedict tarafından gerçekleşmesi çok radikal bir duruşu bize gösteriyor. Çocukların dağılmış psikolojilerini önemsemeyip, sırf kurumunu temize çıkarmak için adımlar atan kilise gerçekçi bir şekilde işleniyor. Kilisenin halk gözünden ifşası sağlanıyor.
Filmin sonlarına doğru papaların gerçek görüntüleri ile devir teslim törenlerini, beraber maç izledikleri sahneleri görüyoruz. Keyifli ve neşeli bir son olsada ikilinin, geçmişe dair işledikleri suçlara karşı verecekleri bir cevaplarının olmaması filmin argümanlarını çürütüyor.
submitted by tuncaa to Turkey [link] [comments]

Yüksektek Uçan 26 Animasyon Programı

Programların resimlerini görmek için ziyaret edin: https://tanitimvideosu.com/kendini-kanitlamis-26-animasyon-programi/

Tasarımcıların kullandığı ve piyasada kendini ispatlamış 26 animasyon programı derledik. Derlemede belirtilen programların artı ve eksi yanlarını belirttik. İlk olarak 9 adet 2D animasyon programı, ikinci olarak 9 adet 3D animasyon programı ve son olarak 8 adet joker animasyon programı tavsiyelerinde bulunduk. Konunun en sonunda ise derlemiş olduğumuz 26 adet animasyon hazırlama programının toplu listesini verdik. Sadece whiteboard animasyon programı arayan tasarımcılar En Başarılı 10 Whiteboard Animasyon Programı konumuza göz atabilirler.

2D Animasyon Programları

Video tasarımcıları ve düzenleyicileri en çok 2d animasyon programları arayışına girmektedir. Çok sayıda ücretsiz 2d animasyon programları olmakla birlikte azımsanmayacak derecede ücretli 2d animasyon programları da bulunmaktadır. Profesyonel kişiler ilk sıralarda bulunan programları kullanabilir. Yeni başlayanlar için animasyon programları ise son sıralarda yerini almıştır.

Cartoon Animator 4

Sistem: Windows ve macOS
En etkileyici ve kullanımı en kolay 2d animasyon programı listesinin ilk sırasına cartoon animator 4'ü koyuyoruz. Sıfırdan bir çizgi film yapmayı düşünmüyorsanız, temel özellikleri kullanıp aklınızdaki düşünceyi animasyona çevirmek istiyorsanız CA4 ihtiyaçlarınızı karşılayabilir. Program içerisinde 50 farklı karakter bulunuyor ve karakterleri rahatlıkla kontrol edebiliyorsunuz. Yürütebiliyor, dans ettirebiliyor, koşturabiliyor, konuşturabiliyorsunuz. Ayrıca karakterlere 435 farklı efekti bir tıkla verebiliyorsunuz. Örneği uyuma efekti verildiğinde karakter uyku pozisyonuna geçiyor. Yine program içerisinde kullanabileceğiniz ve zaten kurgusu yapılmış 24 ayrı proje bulunuyor. Projelerden bazı ögeleri çıkartabiliyor ve eklemeler yapabiliyorsunuz. Karakterler üzerinde kullanılabilecek 222 aksesuar programda mevcut (gözlük, şapka, ayakkabı, kıyafet vb.). Üstelik bilgisayarınızı da hiç zorlamaz. Program boyutu da oldukça küçük. Hem windows hem macOS işletim sisteminde kullanılabilen bu animasyon programı yaklaşık 50MB büyüklüğünde yer kaplıyor. Programın en can alıcı özelliği ise Layer odaklı olması. Yazılımcılar tamamen layer işlerine yoğunlaşmış. Örneğin adobe photoshop'da katman katman çalışarak görsel oluşturdunuz. Görseli .psd formatında kaydettikten sonra cartoon animator 4'e import ediyoruz (içe aktarıyoruz). Her katmana ayrı hareketler verebiliyoruz. Bunu bir çok animasyon programı yapamaz. Hele ki 50 megabyte gibi küçücük boyuta sahip 2d animasyon programı söz konusu ise.. Cartoon animator boyut/fiyat/performans üçlüsü göz önüne alınırsa ilk sırada yerini almalıdır.

Toon Boom Harmony & Storyboard 7

Sistem: Windows, Linux ve macOS
Toon boom firması tarafından piyasaya ayrı ayrı sürülen Harmony ve Storyboard 7 pro programları entegreli çalışabilmektedir. Bazı animasyon stüdyoları tarafından kullanılan TB Harmony programı 2d animasyon programı kategorisinde yer almaktadır. Palet ve boyama araçlarının başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Harmony'nin bir diğer güzel özelliği ise kullanmak istediğiniz 3d görselli import ettiğinizde iki boyuta düşürüyor. Sanal gerçeklik veya oyun ortamlarıyla ilgili başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Storyboard 7 pro ise aslında Toon Boom'un kanayan yarasıdır. Harmony'i bilenler "storyboarda ayrıca gerek yok" diyerek yüzüne bile bakmıyor. Biz hiç öyle düşünmüyoruz. Esasen SB7 3d animasyon programı kategorisine girebilir. Çünkü içerisine 3D ögeler import edilebiliyor ve üç boyutlu sahneler oluşturularak import edilen üç boyutlu nesneler kullanılabiliyor. Ayrıca muhteşem ikili olarak nitelendirdiğimiz TBH & SB7 entegreli çalışabiliyor. Harmony ile 2 boyutlu tasarımlar yaptıktan sonra SB7'ye aktararak tek dosya üzerinde çalışmalarınıza devam edebiliyorsunuz. Birden fazla hazır efektleri bulunuyor. Üç boyutlu dahili kamera özelliği gayet başarılı. Denemenizi tavsiye ederiz. Storyboard 7 pro 3d animasyon programları kategorisinde yerini alabilirdi Harmony ile entegre çalışabildiği için 2d animasyon programları kategorisinde listelenmesini uygun gördük.

Moho Debut ve Moho Debut Pro

Sistemler: Windows ve macOS
Önceki adı Anime Studio olan Moho Debut son güncellemesi ile oldukça tasarımcının gönlünü kazandı. Moho güncellemesiyle 2d animasyon karakterleri kendisine temel almış. Maskot ve karakterleri kolaylıkla hareket ettirebiliyor ve senaryolara uygun animasyonlar oluşturabiliyorsunuz. Programın asıl dayanağı ise kare kare fotoğrafların uç uca eklenerek animasyona dönüşmesi. Bitmap dolgu aracı ise gerçekten çok başarılı oluşturulmuş. Kullanacağınız efektlerin ses efektleri de bulunuyor. Belki de moho'nun en güzel özelliği budur. Diğer animasyon programlarında efekt kullandıktan sonra ses efekti arar arar dururuz. Moho'nun harika bir özelliği daha bulunuyor. Karaktere seslendirme dosyası yüklendiği zaman, dudak hareketleri otomatik olarak oluşturuluyor. Debut ve debut pro arasında 8 kat fiyat farkı bulunuyor. Debut 50$, debut pro ise 400$ civarında. Moho debut pro versiyonu ise 3d animasyon programı listesine girebilir düzeydedir. Üç boyutlu çalışmalar yapılabiliyor.

Stop Motion Studio

Sistemler: Windows, macOS, Android ve iOS
Hemen hemen tüm cihazlarda kullanılabilmesi tercih sebebi olabilir. macOS'da çalıştığınız bir projeyi eşzamanlı olarak windows cihazda düzenleyebilirsiniz. Türkiye'de stop motion animasyon videolar çok ilgi görmektedir. Her yaşa hitap etmesi ve 3d animasyonlara oranla daha kolay hazırlanması artı özellikleridir. Program içerisinde yüzlerce ses efektleri bulunuyor. Kamera ile çekim yapabiliyorsunuz fakat sadece kamera ile çekim yapacaksanız çok verim alamayabilirsiniz. Çekimden sonra rötuşlar yapmanız gerekecektir. Tuval boyutu değiştirilebilir, İnstagram gibi hazır video renk efektleri de bulunuyor. Aynı videonun üstüne 2 farklı renk efekti attığınız zaman ayrı ayrı 2 video gibi algılayabilirsiniz. Video görüntüsünü tamamen değiştiriyor! Yazılım içerisinde lego suratlar yer alıyor. İstediğiniz legoları kullanabiliyor ve düzenleyebiliyorsunuz. 2d animasyon programı kategorisinin vazgeçilmezlerindendir. SMS'da dışa aktarma render alınırken doğrudan youtube.com adresine yükleyebiliyorsunuz. 4K ultra hd çözünürlük kalitelerini destekliyor. Yeni nesil macbooklarda touchbar özelliği gelmişti. Program touch bar'ın kişiselleştirilmesine de olanak tanıyor.

Moovly

Sistemler: Windows, macOS, Android ve iOS
Moovly işleri biraz daha basitleştirmiş ve program içerisine kategori kategori yerler eklemiş. Örneğin tanıtım videosu yapacaksanız promo kategorisine girmelisiniz. Sadece animasyon değil aynı zamanda video düzenleyici olarak kullanılabilir. Gerçek videolar üzerine titles veya third KJ'ler ekleyebilirsiniz. Ücretsiz animasyon programları kategorisinde yerini alabilir. Ücretli animasyon programı olarak da kullanılabilir. İki sürümü de bulunuyor. Programın şablonlar templates bölümü bulunuyor. Beğendiğiniz template varsa düzenleyebiliyor ve render alabiliyorsunuz. Babalar günü, anneler günü, twitter, facebook, instagram, kartvizit, yeni bebek, cv, emlak, gayrimenkul, inşaat, onboarding, infographic, broadcast, logo stings, product promo gibi daha bir çok kategori bulunuyor. İşlerinizi hızlı bitirmek isterseniz, kalite ikinci planda diye düşünürseniz moovly ihtiyaçlarınızı tam anlamıyla karşılar.

Stykz

Sistemler: Windows ve macOS
Ücretsiz 2d animasyon programı stykz ile her şeyi yapamayacağınızı bilmeniz lazım. Çöp adam dediğimiz basit animasyonlar oluşturabilirsiniz. Çubuk figürler oluşturabilir ve bunlara hareket verebilirsiniz. Önceden Pivot StickFigure Animator kullananlar stykz kullanırken hiç yabancılık çekmeyecekler. Yeni başlayanlar için güzel kullanım olabilir. Stykz üzerinde tecrübe kazanmak ileriki dönemlerde büyük kolaylık sağlayacaktır. Bazı animasyon programları profesyonellikten daha çok klasik özelliklere önem verirler. Stykz'da bunlardan biridir.

Pencil 2D

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Ücretsiz 2d animasyon programı olarak bilinen Pencil 2D oldukça basit, hafif ve küçük tasarımlar ile donatılmış. Çizgi film yapmak için yeterli bir animasyon programı olmayabilir ancak basit videolar yapmak için ilaç olabilir. Bazen ihtiyacınız olan video çok basit olabilir. Böyle basit animasyon video ihtiyaçları için 5GB büyüklüğünde 3d animasyon programı kurmanız mantıksız olacaktır. Örneğin arkadaşlar arasında şaka videosu yapacaksanız, ödeviniz varsa, sosyal medyada bir şey duyurmak istiyorsanız ve profesyonel şekilde duyurmadığınızda zarar görmeyecekseniz basit animasyon programları kullanmanız faydalı olacaktır. Bu tür senaryolar için pencil 2d imdadınıza yetişir. Pencil grafik programı açık kaynak kodlu animasyon programıdır.

Digicel FlipBook Animation

Sistemler: Windows ve macOS
Digicel'in 2d animasyon programı flipbook animation stykz programının bir tık üst versiyonu diyebiliriz. Çöp adamlar yerine karikatürler kullanabiliyorsunuz. Ücretsiz olması ve kullanım kolaylığı sayesinde bir çok tasarımcı tarafından tercih edilmesine sebep oluyor. Watermark özelliği ile adından sıkça söz ettiren flipbook orta düzey video tasarımcılarına hitap etmektedir. Kullanımının çok basit olması dolayısıyla kontrolü tamamen size bırakmıyor. Yapılabilecek videolar oldukça kısıtlı hale geliyor. Websitelerinde 3d animasyon programı olarak kendilerine slogan biçmiş olsalar da bahsettikleri 3d, üç boyut anlamına gelmiyor. Çünkü program tamamen iki boyutlu animasyon programıdır. 3d hiç bir nesne import edilemiyor veya outpot yapılamıyor. FlipPad ile çalışılması durumunda ortaya güzel görüntüler çıkartılabilir. FlipPad ise digicel'in karakalem çalışması için oluşturduğu program denilebilir. FlipPad ile karakter çalışması yapıp, FlipBook'a atıp renklendirilebilir.

Synfig Studio

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Synfig 2d animasyon programı belki de boyutuna göre en detaylı program diyebiliriz. Sadece iki boyutlu işlemlerin yapılabildiği animation program, vektör bazlı çalışmaları desteklemektedir. Vektör bazlı nesneleri import edebilen synfig, katmanlar ve filtre özellikleri içermektedir. Bitmap görüntüler ile karakter kemiklerini birbirine eklem şeklinde bağlama özelliği oldukça başarılı. Birçok gelişmiş kontroller, opaklık ayarlama gibi transform ayarlamaları yapabiliyorsunuz. Programın kullanılabilmesi için en az 2GB RAM'e sahip olmanız gerekiyor. Hem ücretsiz oluşu hem açık kaynak kodlu oluşu sebebiyle orta seviye tasarımcıların yüksek lisans programı şeklinde düşünebiliriz. Synfig'den sonra Joker Animasyon Programları listesine veya 3D Animasyon Programları listesine geçebilirler.

3D Animasyon Programları

Ücretsiz 3d animasyon programları piyasada pek bulunmuyor. Üç boyutlu animasyon programları genellikle ücretlidir ve lisans gerektirir. Tasarım işlerini profesyonel anlamda gerçekleştirenler aşağıda bulunan listeyi inceleyerek kendilerine en uygun olanı seçip kullanabilirler. Listeyi yaparken en iyiden en kötüye doğru yapmaya çalıştık. Tabiki her 3d animasyon programı iyidir fakat en kullanışlılarını üst sıralaya eklemeye gayret gösterdik.

Adobe Premiere Pro

Sistemler: Windows, Linux, macOS, Android ve iOS
Dijital dünyanın devlerinden birisi olan Adobe firması Premiere Pro en iyi video animasyon programlarından biridir. Oldukça kapsamlı ve istediğiniz tüm senaryoları ekrana dökebileceğiniz eşsiz özelliklere sahiptir. Animasyon firmalarının birçoğu premiere pro kullanmaktadır. İster animasyon yapma işlerinizde ister video düzenleme işlerinizde partner olarak kendinize bu programı seçebilirsiniz. Özelliklerinin bir hayli çok olması kullanım zorluğunu da beraberinde getirmektedir. Programı kullanabilmek için eğitim almanız şart. Diğer birçok adobe ürünü ile entegre edilebilen APP adından da anlaşılacağı gibi ücretlidir. Hem 3d hem 2d animasyon programı olarak pastada büyük dilim sahibidir. Kendisini rakip programlardan ayıran en büyük özellik 8K çözünürlük kalitesini desteklemesidir. Adobe'nin photoshop, audition, stock ve after effects gibi ürünleriyle entegreli çalışabilir olması tercih sebepleri arasındadır. Örneğin after effects ile hareketli bir animasyon oluşturup, audition ile ses montajı yapıp stock üzerinden özelleştirilebilir ve premiere pro'ya aktarılabilir. Bir taşla 4 kuş vurulmuş olur. Tasarım işinde her şeyi düşünmüş. Adobe Rush ile video düzenlemesi yaptığınız aygıtlar üzerinde eş zamanlı çalışma olanağı sunmaktadır. Aylık ortalama 20$ civarında bir fiyatı var.

Autodesk Maya

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Çizim programları ile tanınan Autodesk firması tarafından geliştirilen Maya programı tam bir video canavarı. Özellikle 3d animasyona odaklanmış ve sunduğu çözüm önerileri harika. Mimari modelleme dışında tam bir animasyon programı diyebiliriz. Autodesk bizlere bir program vermiş ve sınırlarını çizmemiş. Sınırlarınız hayal gücünüzdür demiş. Bize de kullanmak ve yapımcılarını tebrik etmek düşer. Ne yazık ki Maya ücretlidir. 30 gün deneme sürümünü kullanarak satın alıp almayacağına karar verebilirsiniz. Sistem gereksinimleri oldukça fazla. Ağır bir program olduğu için kurmadan önce gereksinimleri karşılayıp karşılayamadığınızı kontrol etmelisiniz. Maya'nın artı yanlarından birisi hazır efektlerin bolluğu olsa gerek. Örneğin animasyon yaparken bir gemiyi patlatmaya çalıştığınızı düşünelim. Bunun için hazır ateşli patlama efektleri bulunuyor. İşinizi hızlıca çözüyorsunuz. Ayrıca animasyon karakterleri üzerinde çok çalışmışlar. Animasyon programı karakterlere elbette duyarlı olmalı fakat Maya bunu biraz abartmış. Oluşturduğunuz maskot veya karakterin saç tellerini dahi gerçeğe yakın belirleyebiliyorsunuz. Voxel özelliği ile karakteri çok çabuk oluşturabiliyorsunuz. Yıllık ortalama 2.500$ civarında bir fiyatı var.

Adobe After Effects

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Hemen hemen her tasarımcının yolu bir şekilde adobe after effects ile kesişmiştir. Filmlerin, animasyonların, introların ve video dünyasının yaşlı kurtlarındandır. After effects ile neler yapabiliriz şeklinde bir soru sorarsanız cevabımız "her şey" olacaktır. Yine hayal gücünüzle sınırlı bir animasyon programı. Video kesme işlemi de efekt verme işlemi de oldukça basit. Bilgisayarınızda güç isteyen nadide bir üründür. Özellikle ciddi şekilde RAM takviyesi gerektirebilir. Sanal stüdyo özelliği (yeşil ekran/green screen) oldukça başarılı. Avatar filminin belirli sahneleri after effects ve maya ile yapıldı. Tabi programların dışında bir çok teknolojik sensörler kullanıldı. Video montajı sırasında ses montajı da yapabiliyorsunuz. Bu sektörün mercedes'i diyebiliriz. Her ne kadar range rover, rolls royce gibi daha güzel araçlar çıkmış olsa da mercedes her zaman mercedes'tir mantığı gibi. Her ne kadar adobe after effects'ten daha yüksek performanslı programlar çıksa da, adobe after effects başkadır. Özelliklerine hakim olduğunuzda başka hiç bir programa ihtiyaç duymazsınız. Ses montaj programına bile..

Autodesk 3ds Max

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Yine bir autodesk klasiği diyebiliriz. Yaptıkları her program ayrı gündemler oluşturuyor. 3d animasyon programı da denilebilir. Emektar programlar arasında yerini alır diye düşünüyoruz. Maya programından yaklaşık 8 yıl önce piyasaya sürülmüştü. Autodesk firmasının 8 yıllık animasyon ve modelleme deneyimin ardından 3ds max'i kaldırmadılar ama Maya'yı çıkartmışlardı. Hala kullanan tasarımcılar var. Ama bize sorarsanız, tasarımcılarımız Maya varken 3ds'yi tercih etmiyorlar. Kimisi önceden kullandığı için hala 3ds kullanmaya devam ediyor. 3ds ile neler mi yapılabilir? Neler yapılmaz ki..

NeoGeo Blender

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Blender 1998 yılında Hollanda'da Neogeo şirketi tarafından piyasaya sürüldü. Günümüze kadar kendini geliştirmeyi başardı ve şu anda oldukça popüler şekilde hayatına devam ediyor. Tercih edilmesinin ilk nedeni kullanımının diğer programlara göre daha kolay oluşudur. Bu kolaylıklarla beraber bazı işlemleri basitçe yapabilme olanağı da tanıyor. Örneğin after effects'te opaklık ayarı yapmak için Transform özelliklerini açıp Opacity değerini düşürmemiz gerekirken, Blender animasyon programı için direkt olarak sağ panelde Opacity ayarı bulunabiliyor. Tabi görünümü kişiselleştirebiliyorsunuz. En çok kullandığınız araçları ekrana sabitleyebiliyor ve işlemlerinizi hızlandırabiliyorsunuz. Tasarım anlamında yeni yeni profesyonelleşiyorsanız Blender önerebiliriz ama tasarımcılarımızın tercih ettiği programlar arasında yer almıyor.

Maxon Cinema 4D

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Adında 4D olmasına bakmayın, bildiğimiz üç boyutlu 3d animasyon programıdır. Ülkemizde yaygın olarak tercih edilen bir animasyon programı değildir. Daha çok Adobe ve Autodesk ürünleri tercih ediliyor fakat kullanıcısı yok değil. Tasarımcılar cinema 4d programlarının bazı özelliklerini kendilerine daha yakın buluyorsa kullanabilirler. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı olduğu gibi her tasarımcının da teknikleri farklıdır. Kendilerine has görünümler oluştururlar ve çizimler yaparlar. Tanitimvideosu.com olarak kullanmıyoruz fakat merakımızdan açıp kurcalamışlığımız çok olmuştur. Piyasada eğitim setlerini rahatlıkla bulabilirsiniz fakat çok kapsamlı eğitimleri Türkçe dilinde bulmanız bir hayli zor. İngilizce bilmeniz sizi bir adım öne çıkartacaktır. Çünkü İngilizce kaynaklar çok fazla sayıda var.

Vegas Pro

Sistemler: Windows ve macOS
Vegas pro'nun tarihi biraz sancılı. Önce sonic firması tarafından piyasaya sürüldü. Daha sonra sony bünyesine geçti. Aslında en çok sony firmasına geçtiğinde program meşhur oldu. Şimdi ise Magix firması tarafından yayınlanıyor. Sık sık güncellemeler de yapılıyor. 450 $ gibi bir fiyatı var. Vegas pro kullananların çoğu başka bir programa ihtiyaç duyarlar. Vegas pro kullanan bir çok tasarımcı arkadaşlarımızdan aldığımız bilgilere göre; borix fx yazılımını ayrıca alırsanız bir anlam kazanıyor. Tek başına diğer programlardan hiç bir farkı yok ve tercih edilmesi için bir neden bulunmuyor. Hazır 3d nesneler koyarak tasarımcıları kendilerine çekmeye çalışmışlar. Ülkemizde bunu başaramadılar fakat dünya genelinde ne kadar başarılı oldukları tartışma konusu olabilir. Sonuçta animasyon programı olarak her zaman listede yerini alacaktır. Yaklaşık 13 yıl sony firması tarafından yönetildiyse, mutlaka tercih edilesi bir yanı vardır da ülkemizde bilen yoktur.

Final Cut Pro X

Sistemler: macOS
Apple tarafından yapılan animasyon programı Final Cut Pro X 2.000₺ civarında fiyata satılıyor. Aslında üç boyutlu sahneler oluşturulamıyor, yani 3d animasyon programı denilemez fakat 3d titles özelliği bulunduğundan dolayı 3d Animasyon Programları kategorisinde yer verdik. Sadece macOS sisteminde çalışması dezavantajlarından birisi. Listedeki fiyat/performans açısından en yüksek orana sahip animasyon programı diyebiliriz. 3 boyutlu tasarımlar yapamıyorsunuz fakat bunun dışında yapmak istediğiniz tüm senaryoları ekrana dökebiliyorsunuz. Final cut pro x programının kullanılabilmesi için macbook veya iMac cihazlarından herhangi birine sahip olmanız gerekiyor. FCPX ile animasyonlar oluşturabilir, üç boyutlu yazılar yazabilir, video montajı yapabilir ve istediğiniz efektleri verebilirsiniz. Program sadece App Store üzerinden satılmaktadır. Rekabet ettiği diğer yazılımlarla karşılaştırıldığı zaman açık ara önde olduğunu söyleyebiliriz.

Bryce 7 Pro

Sistemler: Windows ve macOS
DAZ 3D firması tarafından geliştirilen Bryce 7 Pro 3d animasyon programı şimdiye kadar kullanacağınız en ilginç programlardan bir tanesi olabilir. Çünkü programı kullanırken üç boyutlu tasarımlar hızlıca gerçekleştirilebiliyor. Çünkü kullanım sırasında kendinizi program kullanıyor gibi değil de, bir simülasyon kullanıyor gibi hissediyorsunuz. Boyutlar arasındaki geçişler rahatlıkla yapılabiliyor. Coğrafi ve topoğrafik özelliklere indirgenmesi ise dezavantajı sayılabilir. Çünkü bryce animasyon karakter veya maskotlarına değil de, coğrafi özelliklere odaklanmış durumda. Örneğin bir dağ bir kaya bir deniz bir doğal nesne çizileceği zaman hızlıca yapabiliyorsunuz. Şirketlerin tanıtım videolarını oluşturmaya gelince bir hayli zorlanabilirsiniz. Çünkü her sahneyi coğrafi donelerle anlatmak zorunda kalabilirsiniz. Hava yolu, taşımacılık, nakliye, doğa sporları, paintball, yamaç paraşütü gibi şirket sahiplerinin tanıtım videoları yapılırken bryce 7 pro tercih edilebilir.

Joker Animasyon Programları

Bazı animasyon programları vardır ki her kategoriye girebilir ve her zaman ayrı tutulmaları gerekir. Kullanımı oldukça basit, herkesin kullanabileceği ve öğrenilmesinin zor olmadığı, en önemlisi istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz eşsiz yazılımlardır. Bu tür animasyon programları joker animasyon programları olarak listeledik.

Sketchup 3D Design Software

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Belki de video ve fotoğraf tasarım dünyasındaki dengeleri yerinden oynatan yazılımdır. Animasyon programları arasında boyutlar arasında hiç bir işe gerek kalmadan geçiş yapabilen tek program diyebiliriz. Gerçekçiliği ve resimlerin import edilip, istediğiniz yere duvar kağıdı şeklinde yapıştırılabilmesi tasarımcıların işini bir hayli kolaylaştırmış. Bu kadar kolay kullanılan programın hiç mi eksisi yok derseniz, tabiki var. Örneğin hazır efektler yok. Geçiş efektleri yok. 3d Warehouse kütüphanesinde hazır tasarımlar mevcut. Özellikle Vray ile süper görüntüler elde edebiliyorsunuz. Özellikle mimari çalışmalarda harika sonuçlar elde edilebiliyor. Render işlemi uzun sürüyor diyebiliriz. Google tarafından yapılmış, arşivlenmesi gereken başyapıttır. Ücretsiz sürümünün yanında pro sürümü de bulunuyor. Profesyonel anlamda tasarım çalışmaları yürütecek kişilerin pro versiyonu almalarını tavsiye ederiz.

Ajax Animator

Sistemler: Windows ve macOS
Ajax aslında tasarım programlarının genel mantığını yansıtan basit bir 2d animasyon programı olarak nitelendirilebilir. Programı indirmeden Online Animasyon sayfasından denemeler yapabilirsiniz. İstediğiniz her şeyi ekrana yansıtamazsınız. Kullanabileceğiniz araçlar oldukça kısıtlı. 2d animasyon programı veya 3d animasyon programı mantığını bu programla kavrayabilirseniz, tüm yazılımları rahatlıkla öğrenebilirsiniz.

Animaker

Sistemler: Windows
Ajax animator'ün bir gelişmiş versiyonu diyebiliriz. Kullanımı çok zor olmamakla beraber düşüncelerinizin çoğunu programa anlatabilirsiniz. 3 ayrı lisans türü var. Ücretsiz, starter ve pro. Aylık 19$ ve 39$ civarında fiyatları bulunuyor. Hazır resimler, yazılar ve efektleri bulunuyor şu anda 1000'den fazla kullanılabilir template var. Son güncellemesi ile 4K çözünürlük kalitesini de destekler oldu. Christmas, Hanukkah, Holiday, Birthday, Cartoon, For Business, Explainer, Business, Presentation, Marketing, Corporate, Slideshow, Facebook, Instagram, Youtube, Advertisement, For Work, Resume, Intro, Outro, Text Animation, Logo Animation, Promo, Marketing, Youtube Intro, Commercial, For Everything else, Lyric, Music, Doodle, Invitation, Scribing, Photo, Social, Friendship template kategorilerinden bazılarıdır.

Vyond

Sistemler: Windows
Vyond masaüstü program olarak sadece windows işletim sistemini desteklese de, online olarak hizmet verebiliyor. Online animasyon programı pek bulunmaz, vyond nadir yazılımlar arasında yer alır. Ayrıca şablonlar sunarak size hızlı çözümler üretmektedir. Online animasyon programı olduğu için haliyle ücretsiz olması düşünülemez. Ücretsiz online animasyon programı piyasada yok. Sisteme kayıt olduktan sonra üyeliğinizi ücretli üyeliğe yükseltiyorsunuz. Oluşturduğunuz animasyonlar kendi sitelerinden de yayınlanıyor.

Clara.io

Sistemler: Online
Clara.io web sitesi aslında sıfırdan animasyon oluşturmak için yapılmış bir site değil. Ücretsiz online 3d animasyon programı da değil. Peki neden animasyon programları listesinde var? Çünkü CLARA 3d animasyonlar oluşturulurken çok büyük kolaylıklar sağlıyor. İşleyişi de oldukça kolay. Siteye girip ücretsiz üye oluyorsunuz. Database veritabanlarıda yüzlerce, belki de binlerce materyal bulunuyor. İstediğiniz materyali seçiyorsunuz. Daha sonra bunlara animasyon efektleri veriyorsunuz. Son olarak render alıyorsunuz. Örneğin; bir araba kazası anlatmak istediğinizi varsayalım. Arabayı seçiyorsunuz. Arabaya kolaylıkla takla atma efekti ekliyorsunuz ve render alıyorsunuz. Artık elinizde üç boyutlu şekilde arabanın takla attığı bir video oluyor.

Avid Media Composer

Sistemler: Windows ve macOS
Avid şirketine ait media composer programı ve bundan sonra verilecek 2 program aslında bir animasyon hazırlama programı değil. Animasyon hazırlama programları ağır programlar olduğu için sadece montaj işlemleri için önerilmez. Örneğin bir videonun başından 10 saniye keseceksiniz veya sonuna 5 saniyelik bir video ekleyeceksiniz. Bu gibi durumlarda animasyon programlarına ihtiyaç duymazsınız. Daha hızlı ve daha pratik çözümler ararsınız. Arayış esnasında ihtiyacınızı karşılayacak 3 program tavsiye ediyoruz. Birincisi avid media composer. İkincisi iMovie ve üçüncüsü Edius.

iMovie

Sistemler: macOS ve iOS
iMovie apple tarafından geliştirilmiş bir yazılımdır. Sadece apple tarafından üretilen cihazlarda kullanılabiliyor. Çok akıcı ve isteklerinizi karşılayabilecek bir yazılımdır. Boyut olarak büyük olsa da, profesyonel bir video montaj programı diyebiliriz. 4K videolar dahi düzenlenebiliyor. Videolara efekt verebiliyor, üzerine ses eklenebiliyor, üç boyutlu dünya haritaları tek tuşla eklenebiliyor, direkt olarak iPhone telefonlara export edilebiliyor. Piyasada bulunan en iyi ücretsiz video düzenleme programlarından diyebiliriz.

Edius

Sistemler: Windows
Bazı televizyon kanallarının haber montajlanmasında kullandığı Edius programı, kısayol tuşları konusunda oldukça başarılı. Kısayol tuşlarını iyi kullanmışlar ve video montaj programı olarak tercih edilebilir. Video üzerine yazılar yazabiliyor, eklediğiniz yazılara videolara ve resimlere efekt verebiliyorsunuz. Ücretli bir yazılımdır ve lisans gerektirir. Ülkemizde yaklaşık 100 euro € civarında bir fiyata satılmaktadır.

Animasyon Programları Listesi

submitted by tanitimvideosu to u/tanitimvideosu [link] [comments]

Love & Other Drugs - Aşk Sarhoşu İzle

Love & Other Drugs - Aşk Sarhoşu İzle
https://preview.redd.it/iyl4m1wuhex41.jpg?width=182&format=pjpg&auto=webp&s=79d0f487ea3756cb81706218f759f940d1be9436

Love & Other Drugs - Aşk Sarhoşu İzle - Türkçe Altyazılı (2010)


Yavaş yavaş yıldızını parlatan güzel oyuncu Anne Hathaway’in hayat verdiği Maggie, özgür ruhlu güzel bir genç kadındır. Kimseye kolay kolay bağlanmayan bu kadının, karşı konulmaz bir çekiciliğe sahip olan Jamie ile karşılaştığında ona aşık olacağını ise kimse tahmin etmemiştir...
Jamie ise, ilaç mümessilliği yapan ve bunu yaparken de kadınlar üzerindeki çekim gücünü kullanmaktan çekinmeyen biridir. Ancak ilişki ilerledikçe ikili gerçek bir ilaçla karşılaşır: aşk...
submitted by olefilm to u/olefilm [link] [comments]

126 emekli diplomat, Kanal İstanbul tartışmalarıyla gündeme gelen Montrö Sözleşmesi’ne ilişkin “Montrö Duyurusu” başlıklı yazılı bir açıklama yaptı

Aralarında eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın ve eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlarının da bulunduğu 126 emekli diplomat, Kanal İstanbul tartışmalarıyla gündeme gelen Montrö Sözleşmesi’ne ilişkin “Montrö Duyurusu” başlıklı yazılı bir açıklama yaptı.
Diplomatlar, “Atatürk Türkiye'sinin, Lozan Antlaşması'ndan sonra en büyük diplomasi başarısı olan Montrö Sözleşmesi'nin tartışmaya açılması Türkiye'nin İstanbul-Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerindeki mutlak egemenliğinin kaybedilmesine yol açar” görüşünü ileri sürdüler.
"Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çeşitli emelleri olan devletlerin çıkarına hizmet edecek olan Kanal İstanbul'dan vazgeçilmelidir" çağrısına da yer verilen açıklamanın tam metni şöyle:
"Kanal İstanbul, Montrö Sözleşmesi'ni tartışmaya açacaktır. Atatürk Türkiye'sinin, Lozan Antlaşması'ndan sonra en büyük diplomasi başarısı olan Montrö Sözleşmesi'nin tartışmaya açılması ise Türkiye'nin İstanbul-Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerindeki mutlak egemenliğinin kaybedilmesine yol açar.
Montrö, Türkiye Cumhuriyeti'nin, ülkenin askerden arındırılmış, uluslararası yönetime ve denetime bırakılmış son parçası üzerinde mutlak egemenliğini tescil eden belgedir.
Montrö, Boğazlar üzerinde yüzyıllar süren ve Osmanlı Devleti'nin ortadan kalkmasına varan tarihi sürecin tekrarlanmasını önleyecek dayanağımız, kozumuzdur.
Montrö, Türkiye'nin herhangi bir savaşta, savaşan taraflardan birinin yanında istemeden savaşa girmesini önleyen bir sözleşmedir.
Montrö, Rusya'nın da güvenliğinin temel bir belgesidir. Rusya, 1936'nın koşullarında, zamanın Türkiye Cumhuriyeti'nin Avrupa ve Dünya siyasetindeki konumu, ağırlığı ve güvenilirliği nedeniyle güvenliğini Türkiye'nin ihtiyarına ve kararına bırakabilmiştir. Ancak, Sözleşme'nin imzasını takiben, Boğazlarda daha fazla söz sahibi olabilmek için Türkiye'yi ikili bir yardımlaşma anlaşması yapmaya zorlamak istemiştir. Atatürk, İnönü ve T. Rüştü Aras, Montrö varken başka anlaşmaya gerek olmadığı ve Montrö'yü tartışmaya açmanın, Türkiye'ye kazandıklarını kaybettireceği düşüncesi ile bunu kabul etmemişlerdir. Rusya Boğazlar üzerindeki iddia ve beklentilerinden bugün de vazgeçmemiştir.
Montrö Sözleşmesi'ne taraf olmayan ve Sözleşme'yi Karadeniz'e dilediği gibi çıkmasının önünde engel olarak gören müttefikimiz ABD, yıllardır Montrö'yü ortadan kaldırmaya veya kendisinin de taraf olacağı yeni bir sözleşme yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Kanal İstanbul ve ÇED Raporu'nda sözü edilen Çanakkale Kanalı, ABD'nin Montrö'yü tartışmaya açmak amacına hizmet edecektir.
Montrö Sözleşmesi'nin tartışmaya açılması, Türkiye'ye bütün bu kazanımlarını kaybettirebilecek yaşamsal bir egemenlik ve güvenlik, kısacası gerçek bir beka sorununa yol açacaktır. Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çeşitli emelleri olan devletlerin çıkarına hizmet edecek olan Kanal İstanbul'dan vazgeçilmelidir.
Kamuoyuna saygıyla duyururuz."
Kaynak: https://odatv.com/dis-politikaya-yon-veren-126-isimden-flas-aciklama-30012018.html
submitted by whiteh4cker to Turkey [link] [comments]

Survivor 2020 de Ask Surprizi

Survivor 2020 de Ask Surprizi Survivor 2020 adasında neler oluyor? Daha öncede aşk yaşandığı iddiaları olan Survivor 2020’de bir aşk iddiası daha ortaya atıldı. İşte detaylar!
Tv 8 ekranlarında yayınlanan ve seyircinin beğenerek takip ettiği yarışma programlarından Survivor 2020 gün geçmiyor ki yeni bir gelişmeyle gündeme gelmesin. Tartışma, kavga, isyan, diskalifiye derken şimdi de aşk iddiaları yankılanıyor adadan. Daha önce gönüllüler takımında yarışan Yasin ile Evrim arasında da aşk iddiaları çıkmış ancak konuyla ilgili bir açıklama yapılmamış ve olay ortada kalmıştı. Tabi ki böyle bir aşk varsa sonunda mutlaka ortaya çıkacaktır. Şimdi de yine bir aşk söylentisi Survivor’un çekildiği adadan evimize geldi. Ünlüler takımında yarışan bir adayla Gönüllüler takımında yarışan bir aday arasında aşk söylentileri tüm ada da oldu gibi ülkemizde de gündemin ilk konularından biri oldu. Peki, aralarında aşk dedikoduları çıkan ve herkesin merakla bu olayın gerçek olup olmadığını araştırmaya başladığı bu aşk hangi iki yarışmacı arasında yaşanıyor. İşte detaylar!
Survivor Sercan ve Survivor Nisa Aşk mı Yaşıyor? Survivor adasında sürpriz bir aşk iddiası gündeme bir anda bomba gibi düştü. Herkesin koronavirüs sebebiyle iyice bunaldığı bu günlerde gündem Tv 8 ekranlarında yayınlanan Survivor 2020’de yaşanan aşk iddialarıyla bir anda değişti. Ünlüler takımında yer alan eski futbolcu Sercan Yıldırım ile Gönüllüler takımında yer alan Nisa Bölükbaşı’nın aralarında aşk olduğu iddiaları gündemin zirvesine oturdu. Geçtiğimiz haftalarda Ünlüler takımında yer alan Sercan Yıldırım arkadaşı Barış Murat Yağcı ile tartışmış ve onun “sırrını karşı takım ile paylaştığını” iddia ederek kavga etmişti. Seyirciler arasında bu sırrın ne olduğu uzun bir süre merak konusu olmuştu. İddialara göre Sercan’ın bu sırrının gönüllüler takımında yer alan Nisa’dan hoşlanmasıydı. Gündemi sarsan ve hemen herkesin konuşmaya başladığı bu iddia bir anda sosyal medyada geniş yer buldu.
Ada’da Neler Oluyor? Survivor 2020 bu sezon hiç olmadığı kadar aşk dedikoduları ve iddialarıyla gündeme geliyor. Daha önce gönüllüler takımında yer alan Yasin ile Evrim arasında aşk iddiaları ortaya atılmış ancak konunun içeriği tam olarak aydınlanamamıştı. Daha sonra yine gönüllüler takımında yer alan ve Sercan Yıldırım’la da aşk iddiası ortaya atılan Nisa Bölükbaşı ile Tayfur Erdoğan arasında aşk iddiaları ortaya atılmıştı. Şimdi yine Nisa Bölükbaşı ile Ünlüler takımında yer alan Sercan Yıldırım arasında aşk iddiaları gündeme geldi. Nisa’nın kiminle aşk yaşadığı ise tam olarak aydınlanmadı. Ancak Sercan’ın yayınlanacak bölümde Nisa için yaptığı jest ve Nisa için “Nisa’ya kıyamıyorum, o yesin” sözleri ikili arasında bir şeyler olduğu iddialarını güçlendirirken, yine Sercan’ın bardağında “S” ve “N” harflerinin olması da dikkatlerden kaçmadı. Gelişmeleri sizlere bildirmeye devam edeceğiz.
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Savaşçı Fragman Survivor Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]

Enneagram

Yüzlerce yıl önce, sufi bilgeliğinin bir parçası olarak ortaya çıkan enneagramı; kısaca insanın kendini tanıma sanatı olarak tanımlayabiliriz. Enneagramı uzunca tanımlamaya kalktığımızda ise kendimizi uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında buluveririz. Son dönemde adı sıkça telaffuz edilen enneagram aslında sanıldığı kadar yeni bir uygulama değil. Enneagram latincede ennea=dokuz ve gram =çizgi/çizim kelimelerinden türemiştir. Bu sistem dokuz ana kişilik tipini ifade eder. Kişinin kendisini tanıması bu dokuz ana kişilik tipinden hangisine ait olduğunu anlayarak, zaaflarını, tutkularını bilmesinden geçer. Burada amaç kişilik tiplerini öğrenmekten ziyade kişinin kendi kişiliğini tanıyarak gerçek Öz’e ulaşmasıdır. Her insanın kendisine ait bir Öz’ü vardır. Doğumdan sonra kişiliğin oluşmasıyla birlikte özün üstü yavaş yavaş örtülür ve zamanla görünmez hale gelir. Derviş dünya hayatında Öz’ünü bulmaya çalışan kişidir. İnsanların kendilerini bulmalarını vaat eden bütün düşünce sistemleri esasen özümüzü bulmamızı sağlamaya çalışır. Egodan ve egonun getirdiği her türlü düşünceden arındırılmış özümüzü… Enneagram bu noktada devreye girer ve “Öz’ü bulmak istiyorsak öncelikle kendimizi bulmak, anlamak zorundayız” der. Kendimizi anladıkça Öz’ü örten perdenin mahiyetini de anlarız. Böylece o perdeyi aralayabiliriz ve öz ancak o zaman açığa çıkar. Dünya hayatında yaşarken zaman içinde hırslarımız, zaaflarımız eksikliklerimizle birlikte “ben” dediğimiz bir kendilik oluştururuz. Bu kendiliği “ben” olarak kabul ederiz ama benin içinde sıkışıp kaldığımız için onun doğasını bir türlü çözüp arka plandaki özümüze ulaşamayız. Enneagram, ben diye adlandırdığımız ama aslında “çoğul” olan pek çok kişilik özelliğinin bünyemizde bir araya geldiği organizasyonun yapısını tanımamızı sağlayan bir metodolojidir. Enneagram sonu olmayan bir sanattır da aynı zamanda. İnsanın derinliklerinin nasıl ki sonu yoksa enneagramın da sonu yoktur. Çünkü enneagram insanın o sonsuz derinliklerini inceler. Bu yüzden enneagram felsefesi aynı zamanda kendini tanıma, bilme felsefesi olarak da değerlendirilmelidir.
Enneagram Nasıl Oluştu?
Enneagram ilk bakışta sufilikle bağdaştırılamayacak bir isim gibi gözüküyor olabilir. Zaten Sufiler de bu insan tanıma sanatının temellerini oluştururken bunun adı enneagram olsun dememişlerdir. Enneagram gelenek olarak sufilerin ve eski bilgeliklerin temelini attığı ama bu hale gelmesinde, öncelikle George Gurdjieff’in ardından da Güney Amerikalı Oscar Ichazo’nun önemli payının bulunduğu uzun süreli bir deneme-yanılma ve çalışmalar bütünüdür. Enneagram sembolünün kökeni ilk çağlara kadar gitmektedir. Ichazo enneagramı Pisagor’un dokuzuncu damgası olarak adlandırmıştır. Bu sembol günümüze Gurdjieff tarafından taşınmıştır. Fakat semboldeki noktaları Gurdjief kişilik tiplemelerinde kullanmamıştır. Dokuz noktayı kişilik tiplerine uyarlayan ve enneagramı bugünkü haline getiren kişi ise Oscar Ichazo’dur.
Dokuz Kişilik Tipi
Tip 1: Mükemmeliyetçi;
Birler sabırlı ve mükemmeliyetçidirler. Dünyanın mükemmel bir yer haline gelmesi için çok çalışırlar. Yaptıkları her işin kusursuz olması için gayret gösterirler. Bir işe girdiklerinde herhangi bir eksiklik oluşması durumunda kendilerini suçlu hissederler. Çevrelerindeki her şeyi mükemmel hale getirmeye çalışırlar. Bu, iş, arkadaş, eş ya da çocukları da olabilir.
Tip 2: Yardımsever;
İkiler insanlara yardım etmekten çok hoşlanırlar. Hayat düsturları yardım etmek üzerine kuruludur. İkili ilişkilere çok önem verirler. Sıcak ilişkiler kurma konusunda oldukça başarılıdırlar. Başkalarına yardım etmeye çalışırken bazen kendilerini unuturlar. Kendilerinin yardıma ihtiyacı olduğunda da aynı yardımseverliği etraflarından beklerler. Eğer aynı yardımı göremezlerse etraflarına küsebilirler.
Tip 3: Başarı Odaklı;
Üçler için hayatta en önemli şey başarıdır. Başarı odaklıdırlar ve çok çalışırlar. Başarıya ulaşmak için her yolun mübah olduğunu düşünürler. Organizasyon kurup yönetmekte ve iyi sonuçlar elde etmekte oldukça başarılıdırlar. Giriştikleri her konuda en iyisi olmak isterler.
Tip 4: Özgün;
Dörtler özgün ve yaratıcıdır. Farklı olmak onlar için nefes almak kadar kolaydır ve bu hoşlarına gider. Estetik ve güzellik anlayışları sıra dışıdır. Onlar için yaptıkları işlerde anlam ve derinlik her şeyden önce gelir. Duygularının farkındadırlar ve duygularını ifade etmeyi severler.
Tip 5: Araştırmacı;
Beşler, bilgi toplamaya, öğrenmeye ve çevrelerinde olup biteni gözlemlemeye odaklanmışlardır. Son derece mantıklı, düşüncelere önem veren, sebep-sonuç ilişkileri kurmada ve problem çözmede başarılı kişilerdir. Kitap okumaktan ve araştırma yapmaktan büyük keyif alırlar.
Tip 6: Sorgulayıcı;
Altılar karşılaştıkları her şeye şüpheyle yaklaşırlar. Bunu yapmaktaki amaçları kendilerini ve sevdiklerini tehlikelerden korumaktır. Sürekli tetiktedirler. Altıları kandırmak da güvenlerini kazanmak da çok zordur, ama bir kere güvenirlerse o kişiye kendilerini adarlar.
Tip 7: Maceracı;
Yediler içlerinde bulunan yaşam enerjisini dışarıya yansıtmayı çok severler. Zihinsel aktiviteleri çok yoğundur ve sürekli yaratıcı fikirler üretirler. Bir işi bitirmeden diğerine başlayabilme özellikleri yedilerin zaman zaman maymun iştahlı bir görünüm sergilemelerine neden olurlar. Yediler çok kuvvetli motivatörlerdir. Karşılarındaki kişiyi enerjileriyle motive edebilirler.
Tip 8: Meydan Okuyan;
Sekizler kendilerini adeta gücün timsali olarak görürler. Kendilerini adalet sağlayıcı olarak hissederler. Çabucak öfkelenir ve bunu dışa yansıtmaktan çekinmezler. Dosta güven düşmana korku verir sözü sekizler için söylenmiştir. Bir işe başladıkları zaman bitirmeden bırakmazlar.
Tip 9: Barışçı;
Dokuzlar adı üzerinde barışçı bir doğaya sahiptirler. Olaylara objektif bir bakış açısıyla, yargılamadan bakabilirler. Çatışmaktan ziyade uzlaşmayı seçerler. Farklı kültürlere ve görüşlere hoşgörüyle yaklaşırlar. Bu dokuz tipin de ayrıca stresli ve huzurlu oldukları zamanlarda gittikleri numaraları vardır. Örneğin tip dokuz sağlıksız olduğu durumlarda tip 6 nın olumsuz durumuna kayarken, sağlıklı durumda tip 3 e kayabilir. Ayrıca her tip sağındaki ve solundaki kanatlardan etkilenebilir. Örneğin tip 9 un solunda 8 ve sağında 1 vardır. Bu demektir ki tip 9 aynı zamanda tip 8 ve/veya tip 1‘den etkilenebilir.
Enneagram nerelerde kullanılır?
Enneagram gelişmiş ülkelerde hem sosyal hayatta, hem iş hayatında, hem de akademik çevrelerde oldukça etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Enneagram bugün dünyanın en seçkin üniversitelerinde ders olarak okutulmaktadır. Enneagram Stanford Üniversitesi M.B.A. programında ders olarak yer alıyor. Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kişilik analizi olarak uygulamalı ders şeklinde işlenmektedir. Amerikan ağırlıklı olmak üzere pek çok üniversitenin işletme, psikoloji, tıp, eğitim bölümlerinde ders olarak okutulmaktadır. Enneagram orduların ve gizli servislerin de eğitimlerinin bir parçasıdır. CIA, FBI ve Alman ordusunun özel görevli personellerinin yetiştirilmesinde enneagram eğitimi yer almaktadır. Aralarında Apple, Motorola, Google gibi pek çok Amerikan şirketinin de bulunduğu dünyanın en gelişmiş şirketleri personel seçiminde ve satış-pazarlama çalışmalarında enneagram metodunu kullanmaktadır. Çatışma yönetimi konularında da enneagram oldukça başarılı bir metot olarak şirketlerin her geçen gün daha çok başvurdukları bir kaynak haline gelmiştir. Kişilik Tipleri Ve Sağlık İlişkisi: Yapmış olduğum enneagram araştırmaları sırasında kişilik modelleriyle karşılaşılan hastalıklar arasında bir bağlantı olduğunu fark ettim. Enneagrama göre ikiler, üçler ve dörtler duygu merkezini yönetirken, beşler, altılar ve yediler düşünme merkezlidir. Sekizler, dokuzlar ve birler ise içgüdüsel merkezlidir. Bedenimizdeki duygusal merkezimiz kalp, düşünsel merkezimiz baş ve içgüdüsel merkezimiz midedir. Buna göre duygusal gruba giren bir “üç”ün geçirmesi muhtemel hastalıklar kalp hastalıkları iken, içgüdüsel gruptan bir “dokuz”un midesinden şikâyetçi olması çok olasıdır. Bu konuyla ilgili olarak çevremde bulunan tanıdıklarımın dışında geniş bir araştırma yapmadım ancak çevremdeki kişilik tiplerini incelediğimde karşılaştıkları rahatsızlıkların bire bir bu durumla uyum gösterdiğini gördüm. Böylece enneagram kişilik tipimizi öğrendiğimiz takdirde o tipin sağlıksız alanına kaydığımızda ne tür fiziksel hastalıklarla da karşılaşacağımızı bilir ve ona göre önlem alabiliriz.
submitted by Sethbenja to KGBTR [link] [comments]

İKİLİ OPSİYONLAR OLYMPTRADE GERÇEK HESAP STRATEJİ İKİLİ OPSİYONLAR ÜZERİNE  GERÇEK YATIRIM VİDEOSU İKİLİ OPSİYONLARDA BİNOMO GERÇEK HESAP VİDEOSU İKİLİ OPSİYON GERÇEK HESAP MÜTHİŞ VİDEO İKİLİ OPSİYONLARDA GERÇEK HESAP VİDEOSU  MUMLARIN DANSI

Gerçek Forex, Kripto, İkili Sinyalleri: Önerilerimizi. Birçok güvenilir ikili seçenekleri ticaret sinyalleri dışarı, bunlardan sadece birkaç aslında bir kar elde size yardımcı olacaktır, ve etkili & kolay kullanım. Tüm bu robotlar artık çalışmıyor , Yakında bu sayfayı güncelleyeceğiz . Gerçek Ikili Opsiyon Robotu. Thông tin light novel Tác giả: Nhóm dịch: Quốc gia: Thể loại: Light Novel. Archives. Jul 05, gerçek ikili opsiyon robotu 2020 · En Iyi Ikili Opsiyon Robotu. Senin Bitcoin cüzdanda Ders kazanç! Rusya ikili oynuyor! Hafter'e savaşçı, Atina'ya destek ... Twitter'dan yaptığı paylaşımda Moskova’nın gerçek yüzünü ortaya koydu: Yunanistan Avrupa'daki geleneksel ortağımızdır ... Sizde ücretsiz demo hesap oluşturarak, İkili Opsiyon'u uzmanından öğrenin. 100.000 $ sanal para ile öğrenirken, risk almayın. Gerçek Ikili Opsiyon Robotu. Đánh giá: 10 / 10 từ 0 lượt Jan 13, 2018 · İkili Opsiyon Platformu - Analiz Ve Araçları (İkili Opsiyon Kıbrıs) Alman Forex Sinyalleri - Forex İkili Opsiyon Kazanç Videosu HighOption ikili opsiyon Kısa Vade Eğitim Videosu 22.05.2017.

[index] [1135] [92] [3598] [4466] [5058] [5626] [5974] [3662] [1542] [6936]

İKİLİ OPSİYONLAR OLYMPTRADE GERÇEK HESAP STRATEJİ

Flutter Tutorial for Beginners - Build iOS and Android Apps with Google's Flutter & Dart - Duration: 3:22:19. Academind Recommended for you Lisanslı Broker Demo http://bit.ly/2qWNn0d Cep Versiyonu http://bit.ly/2Ow86Ry #olymptradevip #olymptradegerçekhesap https://www.linkedin.com/in/özgürmara..... "Genel Risk Uyarısı: Şirket tarafından sunulan finansal ürünler yüksek düzeyde bir risk taşır ve tüm fonların kaybına neden olabilir. Kaybetmeyi göze alamayacağınız asla para ... İKİLİ OPSİYONDA MURENKO TEMPLATEİ %95 KAZANDIRIR MI İNDİR DENE - Duration: 23:39. Özgür Maral 5,287 views. 23:39. BİNOMO GERÇEK HESAPTA MÜTHİŞ YÖNTEMİMİ DENEDİM - Duration: 10:29. Binomo Demo Açmak İçin https://goo.gl/gcQtto Videoda gördüğünüz platformdur.10 dolara gerçek hesap açıyorlar. Demosu mevcut. Binomo Playstore cep Android Dow...

http://forex-portugal.turboforex.eu