Bir Erkeğin Sadece Arkadaş Olmak İstediğinin 10 Göstergesi ...

Doların rezerv para olması ve Türk parası kullanıp uçma muhabbeti

Dün beklediğimden fazla olumlu dönüş aldım ve bu konulara ilginin oluşu beni sevindirdi. Konu içerisinde yer alan ve sonraya bıraktığım veya yorumlarda sorulan birkaç konuyu zaman zaman, sıra sıra ve arayı fazla açmadan, basit şekilde açıklamaya çalışacağım. Bazı şeyleri kafada oturtmak gerektiği için Türkiye ekonomisinin geleceğe yönelik adımlarından ilerleyen günlerde, konular özümsendikten sonra bahsetmek daha sağlıklı olacak gibi. O yüzden bugün yine temel bir konuyu, doların neden bu kadar önemli olduğunu, TL'nin neden doların yerini alamayacağını tarihten birkaç notla aktarmaya çalışacağım. Burada anlatılanları herhangi bir tarafa övgü ya da yergi olarak değil, tarihin gerçekleri olarak görmekte fayda var. Buradan sonraki 3 paragraf biraz tarih dersi gibi. Önemsemiyorsanız ekonomiyi ilgilendiren asıl kısma geçebilirsiniz, buradan sonraki 4. paragrafın başına yazdım.
Öncelikle doların ve TL'nin şu anki yerlerini nasıl aldıklarını anlamak için coğrafi keşiflere kadar gitmek gerekiyor. Ayrıntılı tarih bilgisi vermemek için yüzyıllara göre genelleyeceğim ve 19. yüzyıla hızlıca geçeceğim, ilgi duyanlar araştırabilir. Avrupa 15, 16, 17 ve 18. yüzyıllarda savaşlara rağmen sömürge faaliyetlerini verimli şekilde gerçekleştirdi. Başta İspanya ve Portekiz, ardından Britanya ve Fransa yayılmacı sömürge imparatorlukları haline geldi. Zaten emperyalizm dediğimiz olgu da Avrupa'nın bu yayılmacılığı ile aynı anlamda kullanılıyor. Kapitalizm ile ilişkili olsa da eş anlamlı değiller, gerekirse sonra buna da değiniriz. Bu süreçte Avrupa yayılıyor, Osmanlı'nın tekelinde olan ticaret yollarına alternatifler buluyor ve ikamesiz ticari ürünler ve ham maddeler keşfediyor. Osmanlı, zaten yeterince büyük olan sınırları ile yetinirken Avrupa ile ticari anlaşmalarını koparmamak için geniş kapsamlı kapitülasyonlar yani ekonomik tavizler veriyor, sırası ile duraklama ve gerileme dönemlerine giriyor. ABD ise 15. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Avrupalı devletlerce anca kolonileştirilirken, 18. yüzyılda Amerikan Devrimi ile bağımsızlığını kazanıyor ve devlet halini alıyor. Hızlandırılmış tur bitti.
  1. yüzyılda Sanayi Devrimi olurken, Avrupa'da başta Birleşik Krallık olmak üzere emperyal devletler ham maddeye ve teknolojiye hakim konumdaydı ve dünyanın finans merkezi İngiltere'ydi. Bu ülkeler sömürgelerden ve yağmalardan elde ettiklerini üretimde çok akıllıca kullanarak inanılmaz bir üretim fazlası elde ettiler. Üretim fazlası, toplumun kendine yeten üründen çok daha fazlasını elde ederek bunu ticarette kar sağlamak adına kullanması anlamına geliyor. Avrupa sonrası ABD ve Japonya gibi ülkeler de endüstriyelleşmeden payını alırken Osmanlı ise halen görece geniş olan topraklarını elde tutmak için sanayileşmeye yönelik adımlarını kar sağlayacak unsurlardan çok askeri alana attı.
  2. yüzyıl sonlarında gelişen Avrupa ve Asya kıtaları üzerindeki gerginlik, 20. yüzyılda savaş olarak patlak verince ABD bekle-izle-dahil ol politikası izledi. Hatta ABD dahil olana kadar bu savaşı Dünya Savaşı olarak değil Avrupa Savaşı olarak andı. Önce bekledi, kazanacağını ön gördüğü tarafı tespit etti ve ardından bir bahane ile dahil olarak süreci hızlandırdı. 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı yıkılırken, Avrupa ekonomik olarak bir gerileme kaydetti, ABD ise izole olmasının avantajlarından yararlandı. Üzerine bir de 2. Dünya Savaşı gelince Avrupa iyice zarar gördü. ABD yine 1. Dünya Savaşı'na benzer bir politika izledi. Avrupa zaten kaybetmekte olduğu kolonilerine birer birer veda ederken, ABD hem bulunduğu kıtada hem de Pasifik'te adım adım yayıldı. 2. Dünya Savaşı'ndan karlı çıkan iki devlet vardı; ABD ve Sovyetler. Fakat Sovyetler'in sosyalist yönetim mantığı Avrupa açısından kabul görecek türden değildi. Sovyetleri tehdit olarak gören Avrupa, durmadan yardımlar ile kendisine destek çıkan ABD dominantlığındaki NATO'ya katıldı. Türkiye ise coğrafi konumunun ve toyluğunun azizliği nedeniyle devamlı diken üstünde, iki tarafa da ne uzak ne de yakın olabilen bir politika izlemek zorunda kaldı.
Şimdi ekonomiyi ilgilendiren asıl kısım geliyor. Normalde banknot sistemine geçişin temelinde devletlerin merkez bankası kasalarındaki altın külçe miktarına göre para basma hakları olması yatıyor. O zamana kadar tek metal ve çift metal diye, altın ve gümüşün kullanımına dayalı sistemler var ancak verimli olmadığından terk ediliyor. Daha sonra paranın altına çevrilebilme yeteneğini temel alan bir sistem olsa da (Goldsmith dönemi) altının fiziki talebi durumunda yaşanan sıkıntılar nedeniyle altın külçe karşılığı para basma yaygınlaşıyor ve altının fiziki talebinin önüne geçilmeye çalışılıyor. İkinci dünya savaşı ile birlikte Sovyetlerden çekinen ve ekonomik olarak varlıklarını savaşa yatıran Avrupa, ABD'nin desteklerini kabul ediyor. Fakat ABD'nin kafasında uluslararası ticareti kolaylaştırmak ve sermaye havuzu oluşturmak adına kullanılabilecek bir ortak para sistemi var. Çünkü satın alan bir taraf olmazsa ortada ne ticaret olur ne de kar. Bu sisteme göre her ülkenin parasını dolara endekslemesi, doların sabit döviz kuru yani karşılık para görevini üstlenmesi söz konusu. Doların değeri ise altın üzerinden hesaplanıyor. Biz buna Bretton-Woods sistemi diyoruz. 1944 yılında Doğu Bloğu hariç 44 ülke bu sisteme -seve seve- imza atıyor. Bu anlaşma aynı zamanda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (WBG) kurumlarının temelini atıyor.
Fakat 1971 yılında Vietnam Savaşı ile ekonomik sıkıntılar yaşayan ABD para basmak istiyor. Ama para basmak için kendi anlaşmasına göre altın karşılığına ihtiyacı var. ABD'de bu durumda anlaşmayı ben yaratmadım mı arkadaş, kaldırıyorum altın karşılığı zorunluluğunu diyor. Ve tarihte ilk kez karşılıksız para basma eylemini gerçekleştiriyor. E ne güzel hadi karşılıksız para basalım, çok paramız olsun diye düşünebilsek de o işler öyle yürümüyor. ABD'nin oturttuğu sistem o yıla kadar öyle bir yer ediyor ki, herkes dolar karşılığında borç alıyor, borç veriyor ve ticaret yapıyor. 50-100 yıllık anlaşmalar dolar üzerine çoktan yapılıyor, hibeler çoktan veriliyor, rezervler oluşturuluyor. Birinci dünya ülkeleri, karşılıksız para basma sonucunda piyasada para fazlalığı olmasın diye birbirlerinin merkez bankası altın ve dolar rezervlerini takip edip ona göre birbirlerinin "itibarını" belirliyor. Kağıt üstünde kalksa da ülkelerin dolara bağımlılığı itibara dayalı olarak oluşturulan SDR'ler ile bir nevi garanti altına alınıyor. SDR aslında bir çeşit rezerv kontrol sistemi gibi, IMF ülkelerin dolar rezerv miktarına ve itibarlarına göre belirlenen SDR'leri uluslararası para birimi olarak görüyor. O nedenle günümüzdeki para sistemine itibari para sistemi adı veriliyor ve dolar ve SDR'ler bu itibarı belirleyen önemli değerler olarak görülüyor.
Şimdi elimizde kendini itibar göstergesi olarak tutunduran dolar ve bırakın itibar sahibi olmayı tüm bunların yaşandığı süreçte darbeler ve ekonomik krizlerle boğuşan bir Türkiye var. Türkiye maalesef Kore'ye asker göndermesi ve Kıbrıs Harekatı dışında uluslararası saygınlık edinemiyor. Çökmüş Osmanlı'dan sonra büyük borçlar ve ekonomik sıkıntılarla kurulan genç cumhuriyet, köklü yeri olan ABD ve planlı şekilde yeniden yapılanan Avrupa karşısında çok da varlık gösteremiyor. Doğal olarak TL de yaygın ve yüksek itibarlı bir para birimi haline gelemiyor. Türk parası kullanırsak dünya lideri oluruz hipotezi ilk olarak burada patlıyor. Söz gelimi Türkiye ben artık TL ile işlem yapacağım diyebilir. Demek bedava ama kimle yapacaksın? Kim kasasında senden mal alacak kadar TL tutuyor ya da senin TL ile ödeme yapmanı kim kabul edecek? Azerbaycan dahi kasasında o hacimde bir TL tutmuyor, hatta Türkiye ile dolar bazında anlaşma yapıyor. Çünkü ülkeler uluslararası para ticaretlerini dolara endekslemiş durumdalar, senden TL alırsa akışı sağlamak için bir de swap bulmak zorunda kalacak. Bu nedenle bu dünya lideri olma muhabbeti çöküyor.
Ama diyelim ki Türkiye inat etti, hayır ben ülkelerle, en azından benimle karşılıklı alışverişlerinde kullanabilmeleri için TL ile anlaşma yapacağım dedi. Bu da Türkiye'nin yakın dönem kötü yönetimi nedeniyle mümkün görünmüyor. Türkiye'nin böyle bir adım atması için önce kasasında kendi dış borcunu karşılayacak dolar rezervi olması gerekiyor, rezerv ve borç sorunlarına dün değinmiştim. Yoksa ticari vade ile borç vadesini birbirine denk getiremez. Yani borçların ödenme zamanı geldiğinde ticaretten elde etmesi gereken dolar hacmini sağlayamaz. O nedenle TL'nin doların yerini alması çok da olası görünmüyor. Hatta bu konuda inat etmek ülke ekonomisinin aşırı içe kapanmasına, ticari anlaşmaların bozulmasına ve hatta notalara neden olabilir.
Her ne kadar son dönemde Çin ve kripto paralar yükselen değerler olsa da şu an için geçerli para dolar. Kripto para birimleri henüz kendilerine yasal bir düzlem bulamadılar, çünkü ülkelerin itibari para sistemini çökertme ihtimalleri var. Belki önümüzdeki dönemde Yuan yeni bir ticaret birimi olabilir ancak Çin'in de aşması gereken baskıcı yönetim, gelir dengesizliği ve insan hakları gibi ön yargılar var. Tabii buna oturmuş düzenden vazgeçmenin maliyetini de eklediğimizde en azından önümüzdeki 25 yılda tam anlamı ile doları yerinden etmek olası görülmüyor. Ama ekonomide değişim her zaman aranan bir durum. Yani dolar şu an zorunlu olsa da kutsal ve ebedi olması mümkün değil. Atlandığını düşündüğünüz ya da daha da açmak istediğiniz noktaları, yine herkesin anlayabileceği şekilde yazmaya özen gösterin lütfen. Birçok ayrıntıyı atlayıp olabildiğince kısa tutmaya çalışsam da yine de biraz uzun oldu ama okuduğunuza değdiğini umuyorum.
submitted by bipobat to KGBTR [link] [comments]

Biyolojik lrkçılıktan Kültürel lrkçılığa Geçiş

Biyolojik lrkçılıktan Kültürel lrkçılığa Geçiş
https://preview.redd.it/d950gq23min41.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=0da9b17cee7ac60c782fb38db90ba6ff0a566d13
Avrupalılar yüz yıl önce kimi ırkların, bilhassa beyaz ırkın, doğası gereği diğer ırklardan üstün olduğuna kesin gözüyle bakıyordu. 1945 sonrası bu tarz görüşler giderek daha çok kınanmaya başlandı. Irkçılık sadece ahlaken rezil değil bilimsel açıdan da asılsız bulunuyordu. Fen bilimleriyle uğraşanlar, özellikle de genetikçiler Avrupalı, Afrikalı, Çin ve Amerikan yerlileri arasındaki biyolojik farkların göz ardı edilebilir düzeyde olduğuna dair oldukça sağlam kanıtlar ortaya koydu.
Ancak aynı zaman zarfında antropologlar, sosyologlar, tarihçiler, davranış bilimciler hatta beyin üzerine çalışan biliminsanları, insan kültürleri arasındaki bariz farklara dair bol miktarda veri topladı. Nitekim tüm insan kültürleri özünde aynıysa antropolog ve tarihçilere ne diye ihtiyaç duyalım? Ne diye afaki farkları çalışmaya kaynak ayıralım? En azından Güney Pasifik ve Kalahari Çölü’nde düzenlenen pahalı saha çalışmalarını finanse etmeyi bırakıp, Oxford ya da Boston’daki insanları incelemekle yetinmemiz gerekir. Kültürel farklar önemsizse Harvard’daki lisans öğrencileriyle ilgili keşfettiklerimiz Kalahari’nin avcı toplayıcı insanları için de geçerli olacaktır.
İnsanların çoğu, düşünüp taşınınca, cinsel törelerden tutun da siyasi âdetlere pek çok alanda, insan kültürleri arasında kayda değer farklar bulunduğu sonucuna varır. O zaman bu farkları nasıl ele alacağız? Kültürel izafiyeti savunanlar, fark olmasının hiyerarşi olacağı anlamına gelmeyeceğini ve asla bir kültürü diğerinden üstün tutmamamız gerektiğini ifade ediyorlar. İnsanlar değişik şekillerde düşünüp davranabilirler ama bu çeşitliliği bağrımıza basıp tüm inanç ve göreneklere eşit değer atfetmeliyiz. Maalesef bu tür açık görüşlü tutumlar hakikat karşısında ayakta kalamıyor. İnsanların çeşitliliği, mesele yeme içme ve şiir sözkonusu olduğunda şahane bir şey ama kimse cadı diye insanların yakılmasını, bebek katlini ya da köleliği, Coca-Cola kolonyalizmi ve kapitalizmden korunması gereken büyüleyici insan davranışları sınıfına sokamaz.
Ya da farklı kültürlerin yabancıları, göçmenleri ve mültecileri nasıl karşıladığını düşünün. Her kültürün başkalarını kabul etme ölçüsü farklı. 21. yüzyılın başında Alman kültürü göçmenleri Suudi Arabistan kültüründen daha sıcak karşılıyor. Bir Müslümanın Almanya’ya göç etmesi Hıristiyan birinin Suudi Arabistan’a göç etmesinden çok daha kolay. Hatta Suriyeli Müslüman bir mültecinin Almanya’ya göç etmesi muhtemelen Suudi Arabistan’a göç etmesinden daha kolay Almanya, Suudi Arabistan’dan çok daha fazla Suriyeli mülteci kabul etti. Aynı şekilde deliller, 21. yüzyılın başında Kaliforniya’daki kültürün göçmenlere Japonya’dakinden çok daha sıcak baktığını gösteriyor. Bu doğrultuda yabancılara hoşgörü göstermek ve göçmenleri kucaklamak iyi bir şeydir diye düşünüyorsanız, en azından bu konu dahilinde, Alman kültürünün Suudi Arabistan kültüründen üstün, Kaliforniya kültürünün Japon kültüründen daha iyi olduğunu da düşünmeniz gerekmez mi?
Ayrıca iki kültürel norm teoride eşit sayılsa bile, göç gibi uygulamalı bir bağlamda, göç edilen ülkenin kültürünün daha iyi olduğunu düşünmek gerekçelendirilebilir. Bir ülkenin koşullarına uygun düşen norm ve değerler, başka koşullarda o kadar iyi işlemeyebilir. Somut bir örneği mercek altına alalım. Yerleşmiş önyargıların tuzağına düşmemek için iki ülke kurgulayalım. Birinin adı Soğukistan, diğerininki Sıcakya olsun. Bu iki ülkenin pek çok kültürel farkı var. İnsan ilişkileri ve bireylerarası çatışmalar konusunda da tutumları farklı. Soğukistanlılara küçüklüklerinden itibaren okulda, işyerinde ve hatta aile içinde biriyle anlaşmazlığa düştüklerinde bile, en iyisinin duygularını bastırmak olduğu öğütlenmiş. Bağırıp çağırmaktan, öfke emareleri göstermekten ya da diğer insanlara meydan okumaktan kaçınmak gerek; öfkeyle kalkan zararla oturur. En doğrusu insanın duygularıyla başa çıkıp ortamın yatışmasını beklemesi. Bu süre zarfında sözkonusu kişiyle iletişim kurmamalı, karşılaşmak kaçınılmazsa mesafeli ama nazik davranıp hassas konulara hiç girilmemeli.
Sıcakyalılarsa tam tersine çocukluklarından itibaren çatışmaları dışa-vurmayı öğrenmiş. Kendinizi bir anlaşmazlığın ortasında bulursanız konuyu havada bırakıp duygularınızı bastırmayın. İlk fırsatta içinizi dökün. Sinirlenmek, bağırıp çağırmak ve tam olarak ne hissettiğinizi karşınızdakine göstermek normaldir. Meseleler ancak böyle, dürüst ve doğrudan davranarak beraberce çözülür. Yıllarca sürebilecek bir anlaşmazlığa yol açmaktansa bir gün bağırıp çağırarak konuyu çözebilirsiniz ve karşılıklı meydan okumak hiçbir zaman hoş olmasa da sonrasında herkes çok daha iyi hisseder.
Bu iki yöntemin de olumlu ve olumsuz tarafları var ve hangisinin daha iyi olduğunu söylemek zor. Peki ya Sıcakyalı biri Soğukistan’a göç eder ve bir Soğukistan şirketinde çalışmaya başlarsa?
Sıcakyalı ne zaman diğer çalışanlarla anlaşmazlığa düşse, dikkatleri soruna yoğunlaştırıp meselenin çabucak hallolmasına yarayacağını düşündüğünden, masaları yumruklayıp avazı çıktığı kadar bağırıyor. Yıllar sonra üst düzey bir pozisyon boşalıyor. Sıcakyalı gerekli tüm vasıflara sahip olsa da patron Soğukistanlı bir çalışanı terfi ediyor. Niye diye sorulduğunda, “Evet, Sıcakyalının pek çok yeteneği var ama insan ilişkileri çok sorunlu. Çabuk sinirleniyor, gereksiz yere gerginlik yaratıyor ve şirket kültürümüzü zedeliyor,” diye açıklıyor. Bu değerlendirmeden Soğukistan’a göçeden diğer Sıcakyalılar da payına düşeni alıyor. Çoğu ancak düşük mevkilerde çalışabiliyor ya da iş bile bulamıyor çünkü yöneticiler Sıcakyalıların çabuk sinirlenen ve sorun çıkaran insanlar olduğunu varsayıyor. Sıcakyalılar bir türlü üst düzey mevkilere çıkamadıkları için Soğukistan’ın kurumsal kültürünü değiştirmeleri zor.
Aynı şey Sıcakya’ya göç eden Soğukistanlıların da başına geliyor. Sıcakya’da bir şirkette çalışmaya başlayan bir Soğukistanlı kısa sürede burnu büyük ya da soğuk nevale diye nam salıyor ve doğru dürüst arkadaş edinemiyor. İnsanlar kendisini samimiyetsiz buluyor ve temel insan ilişkisi becerilerinden yoksun olduğunu düşünüyorlar. Asla üst düzey bir pozisyona gelemiyor ve bu yüzden de şirket kültürünü değiştirme fırsatı yakalayamıyor. Sıcakya müdürleri, çoğu Soğukistanlının samimiyetsiz ya da utangaç olduğu sonucuna varıyor ve müşterilerle iletişim ya da diğer çalışanlarla yakın işbirliği gerektiren pozisyonlara Soğukistan’ dan gelenleri almayı tercih etmiyorlar.
Bu iki durum da düpedüz ırkçılık gibi görünebilir. Ama burada sözkonusu olan ırkçılık değil “kültürcülük”tür. İnsanlar cephenin başka bir alana kaydığını fark etmeden geleneksel ırkçılığa karşı kahramanca savaşmayı sürdürüyor. Geleneksel ırkçılık sönüp gidiyor ama dünya artık “kültürcülük” taslayanlarla dolup taşıyor.
Geleneksel ırkçılık sırtını biyoloji kuramlarına dayamıştı. 1890’larda ya da 1930’larda Birleşik Krallık, Avustralya ve ABD gibi ülkelerde yaşayanlar kalıtsal bir biyolojik unsurun Afrikalı ve Çinli insanları yapı itibarıyla Avrupalılardan daha az zeki, daha az girişken ve daha az ahlaklı yaptığına inanıyorlardı. Sorun kanlarındaydı. Bu tarz görüşler hem siyasi arenada saygı görüyor hem de bilimsel altyapıyla destekleniyordu. Oysa günümüzde pek çok insan ırkçı beyanlarda bulunsa da bu görüşler hiçbir bilimsel altyapıya sahip değil ve öyle bir siyasi saygı da görmüyor; tabii kültürel terimlerle başka bir şekilde ifade edilmedilerse. Siyahlar genlerinin niteliği düşük olduğu için suç işlemeye eğilimlidir deme modası geçti; artık işlevsiz altkültürlerden geldikleri için suç işlemeye meyilliler demek moda.
Örneğin ABD’de kimi parti ve liderler ayrımcı politikaları açıkça destekleyip sık sık Afrika ve Latin kökenli Amerikalılar ve Müslümanlar hakkında atıp tutuyorlar ama DNA’larında bir sorun var demiyorlar. Sıkıntının kaynağı olarak kültürleri gösteriyorlar. Dolayısıyla Başkan Trump Haiti, El Salvador ve kimi Afrika ülkelerine “bok çukuru” yakıştırması yaparken, belli ki bu yerlerin kültürleriyle ilgili görüşünü beyan ediyor, genetik yapılarına dair bir şey söylemiyordu.2 Trump başka bir seferinde ABD’ye göç eden Meksikalılar hakkında şu şekilde konuşmuştu: “Meksika bize insan gönderdiğinde en iyileri göndermiyor. Bir sürü sorunu olan insanlar gönderiyor ve bu sorunlar buraya taşınıyor. Uyuşturucu getiriyorlar. Suç getiriyorlar. Tecavüzcü bunlar. Sanıyorum bir kısmı da iyi insandır.” Bu çok yakışıksız bir iddia ama biyolojik açıdan değil sosyolojik açıdan yakışıksız. Trump Meksikalı kanı iyilikten nasibini almamıştır demiyor; iyi Meksikalılar Rio Grande’nin güneyinde kalıyor diyor sadece.’
Tartışmanın odağında yine de insan bedeni; Latin Amerikalı bedeni, Afrikalı bedeni, Çinli bedeni var. Ten rengi pek bir mühim. Derinizde fazlaca melanin pigmentiyle New York sokaklarında dolanıyorsanız, nereye gidiyor olursanız olun, polis size şüpheyle yaklaşır. Ama hem Başkan Trump hem de Başkan Obama gibiler ten renginin önemini kültürel ve tarihsel bağlamda ifade eder. Polisin ten renginize şüpheyle yaklaşmasının altında yatan gerekçe biyolojik değil tarihseldir. Tahminen Obama ve benzerleri, polisin önyargısının kölelik gibi olumsuz tarihsel hatalardan kaynaklandığını açıklayacaktır. Trump ve benzerleriyse siyahların suç işlemesini, beyaz liberaller ve siyah toplulukların yaptığı tarihsel hataların olumsuz mirası olarak görecektir. Her iki koşulda da Delhi’den gelmiş Amerikan tarihinden bihaber bir turist bile olsanız bu tarihin yol açtığı sonuçların vebalini çekmek zorunda kalırsınız.
Biyolojiden kültüre geçiş, anlamsız bir teknik dil değişikliği değil. Uygulamaya etki eden kimi iyi kimi kötü sonuçlar doğuran kapsamlı bir geçiş. Öncelikle, kültür biyolojiden daha kolay şekillendirilebilir. Bu bir yandan günümüzde kültürcülük yapanların geleneksel ırkçılardan daha hoşgörülü olabileceği anlamına geliyor; “ötekiler” kültürümüzü benimserse onları kendimizle bir tutarız diye düşünebilirler. Öte yandan, bunun sonucunda “ötekiler” asimile olmaya çok daha fazla zorlanabilir ve başarı gösteremezlerse çok daha sert eleştirilere maruz kalabilirler.
Koyu tenli bir insanı ten rengini açmıyor diye suçlayamazsınız ama insanlar Afrikalıları ya da Müslümanları Batı kültürünün norm ve değerlerini benimsemiyorlar diye suçlayabilirler ve suçluyorlar da. Böyle suçlamaların ille de geçerli bir sebebi olması gerekir anlamına gelmez bu. Çoğu durumda hâkim kültürü benimsemek için pek fazla sebep yoktur ve çoğu başka durumda da gerçekleşmesi neredeyse imkânsız bir hedeftir bu. Yoksulluğun kol gezdiği varoşlardan gelen Afrika kökenli Amerikalılar, hegemonyacı Amerikan kültürüne uyum sağlayabilmek için ne kadar gayret etseler de öncelikle kurumsal ayrımcılığa maruz kalabilir, sonra da yeterince çaba sarfetmemekle suçlanarak çektikleri sıkıntının tek suçlusu kendileriymiş konumuna düşürülebilirler.
Biyolojiden bahsetmekle kültürden bahsetmek arasındaki kilit farklardan biri de Soğukistan’la Sıcakya örneğinde olduğu gibi geleneksel ırkçı bağnazlığının aksine kültürcülük savlarının ara sıra akla yatkın gelebilme-sidir. Sıcakyalılarla Soğukistanlıların gerçekten de insan ilişkilerinin farklı tarzlarda kendini gösterdiği farklı kültürleri var. İnsan ilişkilerinin pek çok iş dalında önem taşıdığını düşünürsek, Sıcakyalı bir şirketin Soğukistanlıları kendi kültürel mirasları doğrultusunda davrandıkları için cezalandırması ahlaken yanlış mıdır?
Antropologlar, sosyologlar ve tarihçiler bu konuda ciddi kaygılar taşıyorlar. Bir yandan tüm bu söylem tehlikeli ölçüde ırkçılığa yakın duruyor. Öte yandan kültürcülüğün ırkçılığa kıyasla çok daha sağlam bir bilimsel altyapısı var ve özellikle beşeri bilimler ve sosyal bilimler alanlarında çalışanlar kültürel farkların varlığını ve önemini reddedemezler.
Elbette bazı kültürcü savları kabul etsek de hepsini kabul etmek zorunda değiliz. Çoğu kültürcü sav üç ortak kusurdan mustariptir. Birincisi, kül-türcüler genellikle yerel üstünlüğü nesnel üstünlükle karıştırırlar. Dolayısıyla Sıcakya yerelinde çatışmaları Sıcakya usulü karara bağlama yöntemi, Soğukistan yönteminden pekâlâ üstün olabilir. Bu durumda Sıcakya’da faaliyet gösteren Sıcakya şirketi, Soğukistanlı göçmenlerin orantısız biçimde cezalandırılmasına yol açacak şekilde, içe kapanık çalışanlara ayrımcılık yapmakta haklı sebeplere sahiptir. Fakat bu Sıcakya yönteminin nesnel üstünlüğe sahip olduğu anlamına gelmez. Sıcakyalılar Soğukyalılardan bazı şeyler öğrenebilir ve durum değişirse, örneğin Sıcakyalı şirket küreselleşip farklı ülkelerde şube açarsa, çeşitlilik birdenbire kıymete binebilir.
İkincisi, net bir ölçüt, zaman ve yer tanımladığınızda kültürcü savlar ampirik açıdan doğru olabilir. Ama insanlar beklenmedik bir sıklıkla çok fazla genel kültürcü iddialarda bulunurlar ve bunlar da hiçbir şey ifade etmez. Dolayısıyla, “Soğukistan kültürü Sıcakya kültürüne oranla ulu orta öfke patlamalarına karşı daha az hoşgörülüdür,” demek mantıklı bir iddia olabilirken, “Müslüman kültürü aşırı hoşgörüsüz,” demek hiç de mantıklı değildir. İkinci iddia oldukça muğlaktır. “Hoşgörüsüz” derken neyi kastediyoruz. Kime ya da neye karşı? Bir kültür, dini azınlıklara ve sıradışı siyasi görüşlere karşı hoşgörüsüzken obezlere ve yaşlılara karşı son derece hoşgörülü olabilir. Ayrıca “Müslüman kültürü” derken neyi kastediyoruz? 7. yüzyıl Arap Yarımadası’ndan mı bahsediyoruz? 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’ndan mı? 21. yüzyılın başındaki Pakistan’dan mı? Son olarak, ölçütümüz ne? Dini azınlıklara hoşgörüyle bakacaksak ve 16. yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu’yla 16. yüzyıl Batı Avrupa’sını kıyaslarsak Müslüman kültürün inanılmaz hoşgörülü olduğu sonucuna varırız. Taliban yönetimindeki Afganistan’la çağdaş Danimarka’yı kıyaslarsak bambaşka bir sonuca varırız.
Ama kültürcü savların en büyük sorunu, istatiksel bir yapıya sahip olmalarına rağmen sık sık bireylere ayrımcılık yapmak için kullanılıyor olmalarıdır. Sıcakya yerlisi biriyle Soğukistanlı bir göçmen Sıcakya’daki bir şirkette açılan aynı pozisyona başvurduğunda yönetici, “Soğukistanlılar soğuk ve çekingendir,” diye Sıcakyalıyı işe almayı seçebilir. Bu istatiksel olarak doğru olsa bile belki sözkonusu Soğukistanlı, Sıcakyalı adaydan daha sıcakkanlı ve girişkendir. Kültür önemlidir ama insanlar aynı zamanda genleri ve kişisel geçmişleri doğrultusunda da şekillenir. Bireyler genellikle istatiksel kalıpları yıkarlar. Şirketin donuk insanları değil de girişkenleri tercih etmesi anlaşılır bir şey ama Soğukistanlıları değil de Sıcakyalıları tercih etmesi mantıklı değil.
Ancak tüm bunlar kültürcülüğü tamamen geçersiz kılmak yerine birtakım kültürcü savları yola getiriyor. Bilimsel bir temeli bulunmayan bir önyargıdan ibaret ırkçılığın aksine, kültürcü savlar bazen oldukça doğru görünür. İstatistiklere bakar ve Sıcakyalı şirketlerin yüksek mevkilerde çok az Soğukistanlı istihdam ettiğini görürsek bunun sebebi ırkçı ayrımcılıktan ziyade akıllıca verilmiş bir karar olabilir. Soğukistanlı göçmenler bu duruma içerleyip Sıcakya’nın göçmenlik şartlarını yerine getirmediğini iddia etmeli mi? Sıcakya şirketleri “pozitifayrımcılık” yaparak Sıcakya’nın asabi iş kültürünü yatıştırma umuduyla daha çok Soğukistanlıyı yönetici konumuna mı getirmeli? Belki de suç yerel kültüre uyum sağlamayı başaramayan Soğukistanlılarındırve Soğukistanlıların çocuklarına Sıcakya norm ve değerleri aşılamak için daha çok ve daha etkili çaba sarfetmemiz gerekiyordur.
Kurmaca âleminden gerçek dünyaya dönersek, Avrupa’da cereyan eden göç tartışmasının hayırla şer arasındaki, sağı solu belli bir savaş olmanın çok uzağında kaldığını görürüz. Tüm göçmenlik karşıtlarına “faşist” yaftası yapıştırmak da tüm göçmenlik taraftarlarının “kültürel intihara” meyilli olduğu sonucuna varmak da doğru olmaz. Bu yüzden göçmenlik meselesi pazarlık edilemez ahlaki bir buyruk hakkında ödün verilmeden sürdürülen bir mücadele şeklinde yürütülmemeli. Standart demokratik prosedürlerle kara-ra bağlanması gereken iki meşru siyasi duruş arasındaki bir tartışmadır bu.
Şimdilik Avrupa’nın, değerlerini paylaşmayan insanlar tarafından sarsılmadan kapılarını yabancılara açık tutabilmesini sağlayacak bir orta yol bulup bulamayacağı meçhul. Avrupa böyle bir yol bulabilirse belki bu formül küresel ölçekte de uygulanabilir. Fakat Avrupa projesi başarısız olursa bu özgürlük ve hoşgörü gibi liberal değerlere inancın dünyanın kültürel çatışmalarını çözmeye ve insanlığı nükleer savaş, ekolojik çöküş ve teknolojik sıçrama karşısında birleştirmeye yetmediğinin göstergesi olur. Yunanlar ve Almanlar ortak bir kadere rıza gösteremiyor ve 500 milyon varsıl Avrupalı birkaç milyon yoksul mülteciyi bünyesinde barındıramıyorsa, insanlığın küresel medeniyeti sarıp sarmalayan çok daha yoğun çatışmaların altından kalkmakta nasıl bir şansı olabilir ki?
Avrupa ve dünyanın tamamıyla daha iyi bütünleşmek ve sınırlarla zihinleri açık tutmakta yardımcı olabilecek şeylerden biri de terörizm kaynaklı histerinin şiddetini azaltmak. Avrupa’nın özgürlük ve hoşgörü alanlarındaki deneyinin abartılı bir terör korkusu sebebiyle dağılması büyük bir talihsizlik olur. Bu durum teröristlerin amaçlarına ulaşmasını sağlamakla kalmaz, bu bir avuç fanatiğin eline insanlığın geleceği hakkında çok ama çok büyük bir söz hakkı verir. Terörizm insanlığın marjinal ve zayıf bir kesiminin silahı. Peki nasıl oldu da böylesi bir şey küresel siyasete yön verir hale geldi?
Yuval Noah Harari
  1. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/biyolojik-lrkciliktan-kulturel-lrkciliga-gecis-yuval-noah-harari/?utm\_referrer=https%3A%2F%2Fzen.yandex.com&utm\_campaign=dbr
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Sosyal medyada kullandığımız ve filtrelediğimiz kelimeler gerçekten depresyonda mı yoksa narsist mi olduğumuzu öngörebilir mi? Öyle bakıyor …
En son kanıt? Stony Brook Üniversitesi ve Pennsylvania Üniversitesi’nden araştırmacılar, bir kişinin Facebook yazılarında kullandığı kelimeleri analiz ederek geleceğin depresyonunu doğru bir şekilde tahmin edebilen bir algoritma geliştirdi.
Aslında, bulgular dört özel kelimenin gelecekteki depresyon teşhisinin güçlü bir göstergesi olduğunu göstermektedir.

‘Dilsel Kırmızı Bayraklar’

Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerinde yayınlanan araştırmada, depresyona işaret edebilecek “dilsel kızıl bayrakları” tespit etmek için yeni geliştirilen bir algoritma kullanılmıştır.
“İnsanların sosyal medyada ve çevrimiçi olarak yazdıkları şey, tıpta ve araştırmada başka türlü erişilmesi çok zor olan bir yaşam yönünü yakalar. Bu, hastalığın biyofiziksel belirteçlerine kıyasla nispeten ele alınmamış bir boyut ”diyor Stony Brook Üniversitesi’nde bilgisayar bilimi profesörü yardımcısı olan H. Andrew Schwartz. “Depresyon, anksiyete ve TSSB gibi koşullar, örneğin, insanların kendilerini dijital olarak ifade etme biçimlerinde daha fazla sinyal bulursunuz” ( 1 )

4 Uyarı Kelimesi

Yaklaşık 1.2000 kişiyi inceleyen araştırmacılar, depresyon göstergelerini aşağıdakileri buldu:

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Sosyal Medya-Akıl Hastalıkları Bağlantısı

Diğer araştırmalar filtre seçimine odaklanmaktadır. Görünüşe göre, birinin seçtiği Instagram filtresi, bizi zihinsel durumlarına göre gösterebilir. EPJ Data Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre , sosyal medya ve akıl hastalıkları birbiriyle bağlantılı. Ve bir kişinin Instagram’da paylaştığı görüntüler (ve düzenlenme şekilleri) depresyon belirtileri hakkında fikir verebilir . ( 2 )

Çalışma

166 denekten 40.000’den fazla Instagram gönderisini inceledi. Araştırmacılar önce daha önce depresyon tanısı alan çalışma katılımcılarını tanımladılar. Sonra, insanların yazılarındaki kalıpları tanımlamak için makine öğrenme araçlarını kullandılar. Görünüşe göre, depresyonda olan insanların ve depresyonda olmayan kişilerin ne zaman yayınlandıkları arasında farklılıklar var.

Depresyonda olan insanlar,

depresyonda olmayanlardan daha az sıklıkta filtreler kullanma eğilimindeydi. Ve filtreleri kullandıklarında, en popüler olanı fotoğrafları siyah beyaza çeviren “Inkwell” idi. Fotoğraflarının içinde bir yüz bulunması daha muhtemeldi. Buna karşılık, depresyonsuz Instagrammers, fotoğrafları aydınlatan “Valensiya” görüntü filtresine kısmi idi.
Bu, araştırmacıların sosyal medyanın akıl sağlığında oynadığı rolü ilk kez incelemek değil. Sosyal medya toplumumuzda daha fazla oyuna girmeye devam ettikçe (en son ne zaman bir gününü Facebook / Instagram / Twitter / Snapchat’tan uzakta geçirdin?), Zihinsel sağlığımızdaki rolü de inceleniyor. Ve bazı bulgular, can sıkıcı. Sosyal medyanın akıl hastalıklarında oynadığı rolü kıralım.

Sosyal Medya ve Depresyon

Sosyal medya, depresyon duygularını daha da kötüleştirebilir. Aslında, bir çalışma, insanların aktif olarak daha fazla sosyal platformda yer almasının, kendilerini depresyonda ve endişeli hissetme ihtimallerinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu. ( 3 ) İki veya daha az platformla sıkışan insanlar, zihinsel sağlık hastalığına ve platformlarda harcanan toplam süreye katkıda bulunabilecek diğer hususları kontrol ettikten sonra bile, yedi ila 11 farklı platformla uğraşanlara kıyasla, düşük bir depresyon ve endişe riski yaşadılar .
Yedi platform kulağa çok benziyor olsa da, Facebook, Instagram, Snapchat, Pinterest, YouTube, Twitter ve LinkedIn yedi taneye kadar ekliyor. Tinder gibi bir buluşma uygulamasında veya Kik ve WeChat gibi sosyal sohbet uygulamalarında atın ve birisinin bu kadar platformda nasıl olabileceğini görmek kolaylaşır.

Türkiye’de ki

gençlerin küçük bir çalışmasında araştırmacılar Instagram’ı, Snapchat’i yakından takip ederek depresyon, endişe, yalnızlık, uyku ve zorbalık gibi olumsuz duygularla en fazla ilişkili sosyal medya platformu olarak tanımladılar. ( 4 ) Her iki platform da, insanlar kendilerini başkalarıyla karşılaştırırken yetersizlik duygularını teşvik edebilen ve düşük benlik saygısını teşvik edebilen görüntülere yoğunlaşıyor.

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Bir başka çalışma,

Facebook kullanımının insanların anı nasıl hissettiğini ve yaşamlarından ne kadar memnun kaldıklarını olumsuz yönde etkilediğini buldu. İnsanlar iki hafta boyunca Facebook’u ne kadar sık ​​kullandıklarında, neden Facebook kullanıyorlarsa ya da Facebook ağları ne kadar büyük olursa olsun, yaşam doyumu düzeyleri o kadar azaldı. ( 5 ) Çalışma sadece iki haftaya baksa da, kümülatif yaşam memnuniyeti ücretlerinin aylar ve yıllar boyunca ne olacağını görmek ilginç olurdu.

Sosyal Medya ve Yalnızlık

Sosyal medya da dahil olmak üzere insanlarla iletişim kurmak için her zamankinden daha fazla yolumuz olmasına rağmen, özellikle yaşlı yetişkinler arasında yalnızlık artıyor. Yaşlı 45 ve daha yaşlı bir aarp çalışması bunlardan yüzde 35’i yalnız olduğunu ve yalnız katılımcıların yüzde 13’ü hissettim bulundu “artık interneti kullanan kişilerle iletişimde tutmak daha az derin bağlantıları var.” ( 6 )

Sırf arkadaşların

durumlarını sevmemiz veya tatil fotoğraflarını kontrol etmemiz, onlarla bağlı olduğum anlamına gelmez; Aslında, gönüllülük, hobi edinme ya da değer verdiğimiz kuruluşlara dahil olma gibi kişisel ağlar kurma etkinliklerine daha az zaman harcayabiliriz. Aslında, araştırmacılar buna yalnızlık salgını diyorlar – erken ölüm risk faktörünü obez olmaktan daha fazla ya da daha fazla arttırıyor. ( 7 )

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Etkilenen sadece yetişkinler değil.

İyi bilinen bir çalışma, cinsiyet, yaş ve algılanan sosyal destek gibi faktörleri kontrol ettikten sonra bile, bir ergenin Facebook ağı büyüdükçe, daha fazla günlük kortizol ürettiklerini buldu. Kortizol , stres hormonu olarak bilinir ve yüksek seviyeleri, diğer şeylerin yanı sıra, endişe ve uyku bozukluklarına neden olabilir. ( 8 ) Araştırmacılar, Facebook’taki arkadaş sayısının belirli bir noktaya kadar pozitif olduğunu, ancak daha sonra stres ve kortizol seviyelerinin devraldığı bir azalan geri dönüş noktasına ulaştığını teorik olarak belirlediler.

Sosyal Medya ve Narsisizm

Sosyal medya ayrıca narsisistler ve narsisistik eğilimleri olan insanlar için bir platform sağlar . İlginç bir şekilde, 2010’daki küçük bir çalışma, özsaygısı düşük narsisist kişilerin Facebook’ta daha aktif olduğunu buldu. ( 9 ) Bu, Facebook’a bağımlı olmanın, narsisistik davranışı ve düşük özgüvenini öngördüğünü gösteren başka bir çalışmaya paraleldir. ( 10 ) Bu insanların “egoyu beslemek” için sosyal medyayı kullanmaları ve ayrıca çevrimiçi geçerliliği olan düşük özgüvenli duyguları bastırmaları muhtemeldir. ( 11 )

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Sosyal Medya Sorunundaki Uyarı İşaretleri

Açıkçası, sosyal medya kullanan herkesin akıl sağlığı sorunu yoktur. Bazı insanlar en yeni kedi videolarını almaktan veya torunlarının fotoğraflarını görmekten gerçekten hoşlanıyorlar. Ama sosyal medyada gereğinden fazla önem verdiği varlık olabilir bazıları için bir sorun olabilir ve daha da kötüsü depresyon veya anksiyete gibi, ruh sağlığı sorunları yaratabilir. Bir sosyal medya sorununuz olabilir mi?

İşte bazı uyarı işaretleri:

Sosyal Medya ve Akıl Hastalıkları: Denge Nasıl Bulunur?

Uyarı işaretlerinde kendinizi tanıdınız mı? Sosyal medya yaşamınızda bir miktar denge bulma zamanı gelebilir. Özellikle bütün etkiler olumsuz olmadığı için kendimizi sosyal medyadan tamamen keseceğimizi düşünmek gerçekçi olmaz. Ne de olsa, uzun saçlı Chihuahuaları sizin kadar çok seven bir topluluk bulmak ya da onu zaten yaşamış olan insanlardan zihinsel sağlık sorunları da dahil olmak üzere zor konular hakkında bilgi edinmek harika.

Kendi evinizin rahatlığını korumak için lisanslı terapistlerle bağlantı kurabileceğiniz web siteleri bile vardır.

İnsanların filtre seçimi ile depresyon arasındaki bağlantıyı belirleyen araştırmacılara göre, bunların hepsinin parlak bir tarafı olabilir. Yoksul topluluklardaki depresif insanları hedeflemeye ve daha iyi yardım etmeye yardımcı olabilir. Araştırmacılar, “Yalnızca hastaların sosyal medya geçmişlerini paylaşmaları için dijital rızasını gerektiren bu bilgisayarlı yaklaşım, şu anda sağlanması zor veya imkansız olan bakım için yollar açabilir” dedi.
Sosyal medya ile daha sağlıklı bir ilişki geliştirmek için atmanız gereken bazı adımlar:

Bir alarm saati edinin.

Sosyal medya kullanımınızı ele almanın bir yolu, gerçek bir çalar saat kullanmaktır. Birçoğumuz, gece saatlerinde telefonlarımızı kolumdan uzak tutuyoruz çünkü onu çalar saat olarak kullanıyoruz. Ancak bu genellikle gece geç saatlerde kaydırma ve yataktan çıkmadan önce bir gecede ne olduğunu görmek için kontrol etmek anlamına gelir. Gece boyunca telefonunuzu kapatın ve eski bir alarm kullanın.
Bunun dışında, telefonunuzu yatmadan en az bir saat önce başlayarak uçak modunda tutun. Sabahları tekrar açmadan önce ne kadar süre gidebileceğinizi görmek için kendinize sorun. Alarmınız uçak modunda çalışacak, ancak duyulara saldırmaktan sosyal medyaya uyanmayacaksınız.

Ara ve arkadaşlarınla ​​buluş.

Çevrimiçi olarak arkadaşlarla “check-in” yapmak güzeldir, ancak bir süre içinde gerçek bir konuşma yapmadığınız arkadaşlarınız ve aileniz varsa, onları aramayı veya onları şahsen görmeleri için bir görüşme planlamanızı sağlar. Birinin durumunu beğenmek, gerçek hayattaki bir konuşmanın yerini alamaz. Aynı zamanda, tıpkı çevrimiçi paylaştığınız şeyleri küratörlüğünüz gibi, arkadaşlarınız ve aileniz de olabilir. Hakkında hiçbir şey bilemeyeceğiniz şeyler yaşıyor olabilirler, çünkü onlar hakkında herkese açık bir şekilde gönderiyorlar.

Çevrimiçi gördüğünüz her şeyin gerçek olmadığını unutmayın.

Filtreler ve kendini düzenleme ve esprili başlıklar harika görünüyor, ancak tüm hikayeyi anlatmıyorlar. Kendinizi başkalarıyla karşılaştırmamak zor olsa da, sosyal medyada gördüklerinizin birinin hayatının küçük bir parçası olduğunu ve genellikle olabildiğince harika görünmek için düzenlenmiş olduğunu unutmayın. Onların gerçekliği değil.

Haber Kaynağınızın Psikolojisi

“Ajansımızı elinden almak değil – dikkatimizi harcamak ve istediğimiz yaşamları yaşamak; Sohbetlerimizi yapma biçimimizi değiştiriyor, demokrasimizi değiştiriyor ve birbirimizle istediğimiz sohbetlere ve ilişkilere sahip olma yeteneğimizi değiştiriyor. Ve bu herkesi etkiler,”Tristan Harris, TED Chat’ta ilan Google’da eski bir in-house ahlâkbilimci‘Nasıl Minds Every Day.’Tech şirketler Kontrol Milyarlarca bir avuç ( 12) Teknoloji, beynimizin nasıl çalıştığının arkasındaki bilimi anlayarak dikkatimizi çekecek ve tutacak şekilde tasarlanmıştır ve bunu yönlendirir. Tristan’ın belirttiği gibi, teknoloji tarafsız değildir. Eski Google etmeni, Facebook’un artık bizi internet ile bağlantımızı kesmeye ve çekmemeye çalışmadığı ve bunun yerine arkadaşlarınızla gerçek hayatta bağlantı kurmanıza yardımcı olacak bir sosyal medya platformu hayal etmeye çalıştığı bir alternatif düşünmeye çağırıyor.

Bu platformların

topluma yol açtığı zararı uyandırmak, eski Google ve Tristan gibi eski Facebook çalışanları da dahil olmak üzere teknoloji uzmanları, İnsani Teknoloji Merkezi’ni oluşturmak için bir araya geldiler . Grup, sosyal medya ve diğer sosyal medya tehlikelerinin yoğun kullanımının bir yan etkisi olarak öğrencileri, ebeveynleri ve öğretmenleri depresyon hakkında eğitmeyi amaçlayacak “Teknik Hakkında Gerçek” adlı bir kampanya planlıyor. Ekip, gençleri eğitmeye ek olarak, farklı teknolojilerin sağlığa etkileri ve daha sağlıklı ürünler üretme yolları hakkında veri göstererek, geliştirdikleri programlar hakkında endişe duyan mühendislere kaynaklar sağlamak istiyor.

Grubun planları

arasında büyük teknoloji şirketlerinin gücünü azaltmak için yasalar için lobi çalışmaları da yer alıyor. İki örnek, teknolojinin çocukların sağlığı üzerindeki etkisi üzerine araştırmaları yapacak bir tasviri ve dijital botların tanımlanmadan kullanılmasını yasaklayacak bir tasviri içermektedir. ( 13 ) Sosyal medya alışkanlıklarınızı değiştirmek kendi içinizden gelmek zorunda kalsa da, daha insancıl teknoloji, bu uygulamaları ve web sitelerini, sayfa üzerinde tutmak için sinyallerle sürekli mücadele etmeden kullanabilmeniz için daha sağlıklı yollar sunar ve Çocuklarımızın ruh sağlığı ve stres düzeyleri.

Sosyal Medya ve Akıl Hastalıkları Üzerine Son Düşünceler

Mutlu kaydırma!

Oku Sonraki: Psikotropik İlaçlar Nelerdir? Çeşitleri Tarihçesi ve İstatistikleri

submitted by kvp5111 to u/kvp5111 [link] [comments]

Car Parking multiplayerda İnsanlara para dağıtmak ! (500.000 $) Counter-Strike 1.6 Base Builder Arkadaş Kurbanı Olduk Gene Car parking Türk Bayrağı + Para Hilesi Car Parking multiplyer nasıl Online oynarım ! (Yeni Güncelleme) Tempra Gösterge

Güç göstergesi. Zayıf parola kullanmayı onayla Yeni parolayı doğrula. İpucu: Parola en az on iki karakter uzunluğunda olmalıdır. Daha güçlü olması için büyük harf, küçük harf, rakamlar ve ! " ? $ % ^ & ) vb semboller kullanabilirsiniz. ... Zengin Bayanım Erkek Arkadaş Arıyorum soran kişi Sunay Zengin Bayan; Hayali arkadaş, sembolik oyun ile birlikte ortaya çıkar ve sembolik oyunun bir parçasıdır. Hayali arkadaş, bu dönemde çocuğun oyunlarına eşlik eden, eğlenceli, her zaman yanında olan oyun arkadaşıdır. Çocukların güven duyduğu, kimseye anlatamadıkları sırlarını anlattıkları en yakın arkadaşları konumundadır. Araç Gösterge Paneli İşaretleri ve Anlamları. Gösterge paneli, genellikle direksiyon simidinin arkasında bulunur. Bazı araçlarda, simgesel hale gelen ön panel cam birleşimine yakındır, bazı markalar sadece ön göğüslüğe ekran koyar, bazılarında ise ek olarak ön cama projeksiyon yardımıyla görüntü aktarılmaktadır. Bir Erkeğin Sadece Arkadaş Olmak İstediğinin 10 Göstergesi içeriğini Siberalem.com Blog sayfasından okuyabilirsiniz. Arkadaşlık, aşk ve ilişkiler hakkında daha bir çok yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Sırma: Gülen'in 'Arkadaş' lafı kibrin göstergesi İslam tarihçisi Prof. İhsan Süreyya Sırma, Fethullah Gülen hareketinin Başbakan Erdoğan'ı ve hükümeti hedef alan yaklaşımını ...

[index] [217] [7278] [3997] [1713] [794] [5701] [3883] [3461] [4003] [4744]

Car Parking multiplayerda İnsanlara para dağıtmak ! (500.000 $)

Hata Yapmıyaydık İyiydi :D Neyse Sağlık Olsun Counter-Strike 1.6 Base Builder : AYARLAR Bind c "say /redbull" : Hız Ve Zıplama (Normal) Bind v "say /colors" : Renk Sayfası (ADMİN - SLOT ... #tempra #guage #cocpit #dashboard #modifycar #tipo #fiat #oldschool #dijital #kokpit #gösterge #sxa #marelli #fiattempra car parking multiplayer arkadaş nasıl eklenir, car parking multiplayer araba kaplama, ... car parking multiplayer hız göstergesi nasıl değiştirilir, car parking multiplayer honda modifiye, car parking multiplayer arkadaş nasıl eklenir, car parking multiplayer araba kaplama, ... car parking multiplayer hız göstergesi nasıl değiştirilir, car parking multiplayer honda modifiye, car parking arkadaş nasıl eklenir, car parking araba basma, ... car parking hız göstergesi nasıl yapılır, car parking multiplayer ıd, car parking iphone, car parking id,

http://forex-thai.usaminingequipment.pw