Tayyip TÜSİAD'ı Hedef Aldı: Ben sizin 12 yıl önce durumunuzu, bugünkü durumunuzu da biliyorum. Yeri gelirse bunu teşhir ederim! Dışarıdan vuran vuruyor ama içeriden vuranlara günü gelir hesabını sormasını da bilirim!
Şu video ile ilgili direkt içeriden gelen bilgi; "çocukları yemek var diye çağırıp sonra bir video çekelim dediler çocuklar bunun reklam yapılacağını bilmiyordu yayınlandıktan sonra öğrendiler, bazı çocukların aileleri suç duyurusunda bulunacaklar"
Benim ailem sadece üç kişilikti, o yüzden büyük bir eve ihtiyacımız yoktu, ayrıca bu şehre yeni taşındığımız için başımızı hemen sokacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Ama en önemlisi; doğru düzgün bir ev alacak kadar paramız da yoktu. O yüzden bu eve razı olmak zorundaydık. Evin bulunduğu mahalle tek kelimeyle berbattı. Hangi zihniyet dağın eteğine mahalle kurduysa, bir sokaktan öbürüne geçmek için onlarca basamak merdiven çıkmak ya da inmek gerekiyordu. Yakınlardaki tek alışveriş merkezi bir sokak yukarıdaki bakkaldı. Bulunduğumuz yerden otobüs bile geçmiyordu. Zaten otobüs o sokaklara sığmazdı. Otobüs bulmak için ya dağın tepesine kadar merdiven tırmanmak ya da deniz seviyesine inmek gerekiyordu. Kısacası ev eski sahipleri gibi, ihtiyaçları çocukları tarafından karşılanan yaşlı insanlara göreydi. Yaşlı teyze ve yaşlı amca, çevrelerine göre varlıklı insanlardı. Dört katlı binanın girip çıkması en kolay olan zemin katını almışlardı. Pencereler çift camlıydı. Kaloriferi doğal olarak bulunmayan evde kat kaloriferi bulunuyordu, bu da evin rutubetli havasını ısıtmakta oldukça başarılıydı. Televizyon elli beş ekran olmasına rağmen en yeni modellerden biriydi. Arka taraftaki teras dedikleri balkon irisinde bütün Türk kanallarını net bir şekilde izlemeye yetecek güçte bir çanak anten yavrusu vardı. Koltuklar ve kanepenin tipi 1980’lerden kalmalıydı ama bir ay önce alınmış gibi yeniydi. Tuvaletin yanındaki küçük ikinci tuvalette bir şofben bile vardı. “Şofbeni kullanmayın” demişti yaşlı amca bizi evinde dolaştırırken. “Arızalıdır. Tamirciye çok para döktük ama çalıştırtamadık. Boşa paranız gitmesin.” “O zaman niye atmadınız?” dediğimde de: “Bize bir zararı yok, söktürmek için boşuna para harcamak istemedik” cevabını vermişti. Ev şehir merkezinin dibinde olmasına rağmen şehirden tamamen izole olmuş bir kenar mahalledeydi. Sanki İzmir’de değil de doğudaki şehirlerden birinde bulunuyordu. Burada yaşayan insanlar büyük ihtimalle ayda bir alışverişe gidiyor, yiyecek olarak dayanıklı besinler alıyorlardı. Zaten burada yaşamak durumunda kalmış insanların büyük ihtimalle dayanıksız yiyecek alacak kadar parası yoktu. O yüzden, sadece evin içindeki eşyaların parası bile neredeyse evi satın almak için ödediğimiz ücret kadar olmasına rağmen ev kolay kolay satılamamıştı. Evin sahibi amca ve teyze, tek çocukları büyüyüp kendisine ayrı ev aldıktan sonra burada on sene yalnız başlarına huzurlu bir şekilde yaşamışlardı. Kendilerine bakan çocuklarının tayini çıkınca onlar da çocuklarıyla birlikte gitmek zorunda kalmışlardı. Onun için senelerce emek verdikleri evlerini satışa çıkarmışlardı. Ev kendinden eşyalı olduğu için eve kolayca taşındık. Tapu işlemleri bittiği gün orada yattık. O gece ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Gelmiş olduğumuz şehirdeki evimiz kiraydı. Doğru düzgün paramız olmadığı halde burada ev sahibi olmuştuk. İşin ironik yanı bizim de tayin dolayısıyla buraya gelmiş olmamızdı. Evin en korkunç yeri kesinlikle tuvaletti. Benim gibi hayal gücü gelişmiş biri için gece herkes uyurken kapkaranlık bir pencereye karşı işemek bir işkenceydi. Her an pencereden içeriye bakan bir surat belirecek diye ödüm kopuyordu. Tuvalet alafrangaydı ama ihtiyacımı oturarak gidermek istesem bu sefer de pencereyi gözümle kontrol edemediğim için daha da huzursuz olacaktım. Pencerenin diğer tarafında teras vardı. Yani pencereden bakacak olan şahsın illa ki bir hayalet, hortlak olmasına gerek yoktu. Cani ruhlu normal bir insan da aynı görevi başarıyla yerine getirebilirdi. Kaldı ki insanın kendini en güvensiz hissettiği ve en korkak olduğu zaman; yarı uyur yarı uyanık olduğu zamandır. Gece böyle bir halde kalkıp tuvalete gittiğinizde orada yavru kedi görseniz yine korkarsınız. Tabi tuvalet meselesi diğerlerinin yanında aslında mesele bile sayılmazdı. Medeniyetin pek fazla uğramadığı bu mahalleye polis de uğramıyordu. Hemen her gece bir kavgaya, gaspa, araba soygununa rastlıyorduk. Üstelik bütün bu olayları zemin katın penceresinden, suçlunun bakış açısından görme fırsatımız oluyordu. Yaşlı amcanın taktırdığı çelik kapılar bizi ne kadar koruyabilirdi kimse bilemezdi. Son zamanlarda dışarıdan bir ses duyduğumuzda artık merak edip perdeyi aralamıyorduk bile. Onun yerine memleketin en büyük derdi olan birilerinin birilerini gözetlediği yarışmaların olduğu kanalları çevirip sesini mümkün olduğu kadar açıyorduk. Kimse bu yarışmaların faydasını inkar edemez. Bütün bu rahatsızlık veren olayların en büyüğü ise şüphesiz, hikayemin adından da anlaşılacağı üzere şofbenle ilgili olandı. Yeni okulumun dersleri eski okulumunkinden çok daha zor olduğu için sınav dönemi yaklaştığında çalışmalarımı yetiştirememeye başlamıştım. O yüzden hayatımda ilk defa gece geç saatlere, hatta ertesi sabaha kadar ders çalışmak gibi kötü bir huy edinmiştim. Henüz küçük bir çocuk olduğum için uykunun uyduruk bir derse değişilmeyeceğini bilmiyordum. O zamanlar garip olabileceğini düşündüğüm, şu anda ise garip olduğundan emin olduğum olay bu gecelerin ilkinde gerçekleşti. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama saat dördü on geçiyordu. Nereden mi biliyorum? Onu da ileride anlatırım. Ertesi gün biyoloji sınavım vardı ama ben henüz kuşların iskelet yapısını bile bitirememiştim. Bazı dersleri geçmek için ne yazık ki çalışkan ya da zeki olmak yetmiyor. Öğretmenler, öğrencileri sadece kendi derslerini alıyormuş gibi en ağır sınavları genelde aynı haftaya, hatta bazen aynı güne yığarlar, biz de tombala oynar gibi belli konulara çalışıp sınavın oradan gelmesi için dua ederdik. Derse ara verip duaya başladığım molalardan birinde bir an için kafamı kaldırıp bir ses duymuş olabileceğimi düşündüm. Sesi gerçekten duymuştum ama ben bunun farkında değildim. Ses o kadar cılızdı ki ikinci, hatta üçüncü kez duyana kadar bu sesin sadece sulanmış beynimin bana oynamış olduğu bir oyun olduğunu düşündüm. Ses, iki metalin birbirine vururken çıkardığı sese benziyordu. Gözümün önüne bir tencereye davul tokmağı gibi vuran bir çekiç geldi. Davulun ritmi yavaştı; bir Türk sanat musikisi parçasına eşlik edebilecek yavaşlıkta. Etrafın daha gürültülü olduğu saatlerde duymuş olsam umuruma bile takmamış olacağım ses bir süre sonra kendi kendine yok oldu. Ben de önemsiz bir şey olduğunu düşünüp çalışmama devam ettim. Söylememe gerek var mı bilmiyorum, sınavım berbat geçti. Yalnızca sınavda uyuduğum için değil, soruların çalışmadığım yerlerden gelmesinden de dolayı neredeyse boş kağıt verdim. Uykulu ve aç olmamın etkisiyle ağlamaklı bir halde eve gittim. Gece hayatına alışmanın ne kadar kolay olduğunu, eski halime dönmenin ne kadar zor olduğunu yeni öğrenecektim. Eve gider gitmez yemek yiyip yatmış, saat gece on ikide uykumu almış bir halde cin gibi ayağa kalkmıştım. Bir sonraki sınavda aynı şeylerin başıma geleceğini bildiğim halde madem uyuyamıyorum bari ders çalışayım düşüncesiyle çalışma masama oturdum. Bir yandan integral işareti altında türev almaya çalışırken bir yandan da önceki gece duymuş olduğum sesi düşünüyordum. Otura kalka, su içe içe, tuvalete (mümkün olduğu kadar az) gide gide dört saat ders çalıştım. Matematiğe tam anlamıyla kendimi vermeyi başardığım sırada tencereye vuran çekiç sesini tekrar duymaya başladım. Yaptığım ilk iş saate bakmak olmuştu, saat dördü on geçiyordu. Sesin bir süre sonra gideceğini biliyordum, vakit kaybetmeden sesin kaynağını aramak için koridora çıktım. Tuvaletin kapısını açıp kafamı içeri soktum. Beklediğimin aksine içerisi gayet sessiz ve sakindi. Kulaklarımı koridora geri getirdiğimde ise ses çoktan gitmişti. Sesin şofbenden geliyor olduğunu ertesi gece fark ettim. Yakınlarda sınav olmadığı halde, gece tarifesine alışkın olduğum için saat on ikide yine ayaktaydım. Bu sefer çalışmam gereken bir sınavım da yoktu. Matematik sınavımın nasıl geçtiğini bilmiyordum çünkü sınavda neler yazdığımı, uyuyup uyumadığımı, hatta hocanın neler sormuş olduğunu bile hatırlayamıyordum. Eve geldiğimde ise kendimi uykudan kurtaramıyordum. Bu saatte ise yine cin gibi ayaktaydım, bu çok sinir bozucu bir durumdu. Ne olurdu sınavlar gece yarısı yapılsaydı? Yapılacak başka işim olmadığından o gün işlediğimiz dersleri tekrar etmek için çalışma masama oturdum. Dersleri günü gününe tekrar etmek bütün öğretmenlerin ilk emri olduğu halde hiçbir öğrencinin yapamadığı bir işti. Bir gün içinde görülen beşer farklı dersi tekrar edebilmek için gece hiç uyumamak gerekiyordu. Saat dörde yaklaştığında ben gecenin son dersi olan Tarih’in o gün yazmış olduğum notlarını okuyordum. Öğretmenlerin dersi tekrar etmeyi nasıl tanımladıklarını bilmiyordum ama yazdığım notları okumanın bir işe yaramadığını artık biliyordum. Bir sayfam kalmış olduğu halde saat dördü beş gece koridora çıktım. Küçüklüğümden beri kafamı ayrıntılara fazlasıyla takan biri olmuştum. O sesin nereden geldiğini bulmasam çatlayacaktım. Eğer bu gece de aynı zamanda başlarsa... derken başladı. Koridorda olduğum için ses fazlasıyla belirgindi, tuvaletten değil, tuvaletin yanındaki ikinci tuvaletten geliyordu. Bu saatlerde herkesin uyuyor olması, üstüne üstlük benim her şeyden korkan uyur uyanık durumda olmam bir bebek ağlamasını bile korkunç bir kabusa dönüştürebilirdi. Ama bu olay gerçekten de korkunçtu. Bunu şu anki aklımla da rahatça söyleyebilirim. Ses şofbenden geliyordu. Sanki görünmez bir el, metal bir cisimle şofbenin yüzeyini ritmik olarak dövüyordu. Tabi bu durumda metal cismin de görünmez olması lazımdı çünkü şofbenin görüntüsünde hiçbir gariplik yoktu. Kafamı yavaş yavaş yaklaştırıp en sonunda kulağımı üzerine dayadım. Eski zamanların savaş gemilerindeki davulların ritmiyle “bam... bam... bam...” devam edip şiddetli bir “BAM!” ile ses son buldu. En son “BAM”, ben ritmi duyma eşiğimin altına çekip sesin kaynağının ne olabileceği konusunda kafa yorarken kulağıma ulaşınca korkudan sıçrayıp koridora kadar geri çekilmiştim. Ses kesilmişti ama kalbim kendi varlığını hissettirecek şiddette atmaya devam ediyordu... Ertesi gün, olanları annemle babama anlattım. Benimle dalga geçtiler! O yaştayken büyüklerimin, şimdi ise yaşıtlarımın en nefret ettiğim özelliği, açıklanamayacak bir şey duyduklarında sadece inanmamakla kalmayıp, kendilerini komedyen sanarak benimle alay etmeleridir. Yaşadığım bunca sene boyunca bu gerçeğin hiç değişmediğini fark ettim; insanlar belirli bir yaşa geldikten sonra hayal güçlerin sıfırlayıp gözlerine at gözlüğü takıyorlar, buna da ‘olgunlaşmak’ diyorlar. Gözle görüp elle tutmadıkları hiçbir şeye inanmıyorlar ama açıklanamayanların en açıklanamayanı olan ‘Tanrı’ya kayıtsız şartsız inandıklarını iddia ediyorlar, hatta inanmayanları toplumun dışına itmeye çalışıyorlar. Belki de bu yüzden inanma durumunda kalıyorlardır, herkes inandığı için, toplum tarafından dışlanmamak için. Ramazan’da içki içmiyorlar, Kurban’da koç kesiyorlar, ama sanki öteki dünya yokmuş gibi birbirlerinin üzerine basıp yalanla, hileyle bu dünyada mümkün olduğu kadar yükselmeye çalışıyorlar. Tabi bunlar aslında beni hiç şaşırtmıyor. Ne de olsa Tanrı’ya gerçekten inanmak; aşka inanmak ya da açıklanamayana inanmak gibidir. Ya çok aptal olup körü körüne inanmanız lazım, ya da çok akıllı olup her şeyin ötesini görebilmeniz. Arasındakiler sadece inanıyor rolü oynar. Kusura bakmayın konudan saptım ama öfkemi kusmak zorunda hissettim kendimi. Sırf annemle babamın vurdumduymazlığı yüzünden şofbenin sırrı belki de hiç ortaya çıkamayacaktı. Artık geceleri düzenli bir şekilde saat on ikide kalkıyor, dördü on geçeye kadar masamda bir önceki günün derslerine çalışıyor (tabi artık derslerde not tutamadığım için ders kitaplarını okumakla yetiniyor), şofbenden dakikası dakikasına saat dördü on geçe başlayan “bam... bam... bam...” ve “BAM!”ları dinledikten sonra yatağa girip uyumaya çalışıyordum. Tabi bu işimde de başarısız oluyordum çünkü evimizde kendi zekası varmış gibi her gece aynı saatte davul çalabilen bozuk bir şofbenin bulunduğu düşüncesi, dişimin kovuğunda kalmış bir et parçası gibi bana sürekli rahatsızlık veriyordu. Sabah yediye kadar gözlerim kapalı yattıktan sonra okula gidip uyuyordum. Bu uyku düzeni (ya da düzensizliği) sınav dönemine denk geldiği için yeni okulumda alacağım ilk notlar sınıfın hemen hemen en düşük notları olacaktı. Aradan kaç gece geçti tam olarak hatırlayamıyorum ama bir gece bir çılgınlık yapmaya karar verdim. Nasılsa artık yok saymak istesem bile her gece seslerin başladığı zaman uyanık oluyordum. Şofbenin garip huyunu ilk fark ettiğim geceden beri hiçbir “bam”ı kaçırmamıştım. Kafamı yastığın altına ne kadar gömersem gömeyim kırk dokuz küçük, bir büyük “bam”ı saymaktan kendimi alamamıştım. Çıldırma noktasına gelmiştim. O gece saat dördü beş geçe, ilk zamanlarda yapmış olduğum gibi koridora çıktım. Aynı ses, aynı zamanda tekrar duyulmaya başlayınca şofbenin yanına gittim, bu arada “bam”ları sayıyordum. Kırk dokuzuncudan hemen sonra bir kapıyı çalar gibi şofbeni iki kere tıklattım. Büyük bam duyulmadı. Sessizlik içerisinde tam kısır döngüyü bozduğumu düşünüyordum ki çok daha garip bir şey oldu. Büyük “BAM” yerine iki küçük “bam”, aynı benim yapmış olduğum gibi. Tekrar yaklaşıp bu sefer üç kere tıklattım. Yine kısa süreli bir sessizlik, ve ardından üç küçük “bam”. İki “tık”, sonra bir saniye boşluk, ardından bir “tık”. Şofben beni yine taklit etti: “bam, bam, boşluk, bam”. Derhal annemi ya da babamı uyandırmalıydım, bununla dalga geçecek kadar da ahmak olamazlardı. Kafamda oluşmuş olan hikaye birilerinin benimle haberleşmeye çalıştığıydı, bodrum katına hapsolmuş bir çocuk gibi. Babam daha çok alay etmiş olduğu için önce ona saldırdım. “Baba!” diye bağırırken bir yandan da elektrik verir gibi sarsınca kelimenin tam anlamıyla sıçrayarak uyandı, hatta onun sıçramasıyla annem bile uyanmıştı. Babam daha ne olduğunu anlayamadan kolundan asılıp onu şofbenin yanına getirmiştim bile. “Bak” dedim, şofbenin üzerini iki kez tıklattım. Hiçbir cevap gelmedi... Babama karşı iyice rezil olmuştum ama babam da annem de artık dalga geçmiyorlardı. Benim gece çalışmalarımdan ve uykusuzluktan dolayı delirdiğime karar vermişlerdi. Fiziksel hastalığımız olmadan doktora gidecek lüksümüz olmadığı için babam çareyi bana ‘gece yataktan kalkma’ yasağı koymakta bulmuştu, sanki fark edecekmiş gibi. İyileşmem için tek yolun; şofbenin bir uzman (hayalet avcısı değil, tesisatçı) tarafından kontrol edilmesi olduğunu babama anlatmaya çalıştım, hatta bunu yapması için ona yalvardım ama bozuk bir eşyayı kontrol ettirmek için boşa para harcamayacağını söyledi. Gece kalktığımı fark edemeyeceğini kendisi de biliyor olmalı ki saat on ikide uyandığımda odanın kapısının üzerime kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Şofbenle iletişim kurmaya çalışıp kafayı sıyırmaya çok da meraklı değildim zaten. Uyuyamayacağımı bildiğim halde tekrar yatağa yattım. Birkaç saat sonra uykuya daldığımın farkına bile varamadan şofbeni gördüm rüyamda. Gerçek dünyadan rüya alemine sanki geçiş yapmamıştım. Kapı kırılarak açıldığında gözlerimi açıp kafamı odanın girişine çevirince bizim kısa bir adam boyundaki beyaz, silindirik şofbenimizi görmüştüm. Gülünç bir şekilde tahliye borularını bacak gibi kullanarak üzerime yürüyordu. Normalde böyle saçma bir şeyden korkmamalıydım. Ama rüyadaydım; yarı uykulu değil tam uykulu durumdaydım. Bu durumda çok daha gülünç şeylere (inek kafalı bir adam gibi) korkmuş olduğumu hatırlıyorum. Yatağımda kıpırdayamıyordum. Şofben, termostatını turboda çalışan bir saat gibi kendi etrafında hızla döndürerek üzerime geliyordu. Bana ne yapacağını biliyordum, vücuduma yapışıp beni tavuk gibi kızartacaktı. Dibime kadar gelip üzerime eğildi. Annemin sesiyle “Kalk artık” dedi. “Okula geç kalacaksın.” Bu işkence ilk veli toplantısına kadar aynı şekilde devam etti. Sınıfın en uslu ve en çalışkan gözüken öğrencisinin en düşük notları alması beni toplantının en çok konuşulan çocuğu yapmıştı. Babam benim sözümü dinlememişti ama sadece daha iyi notlar alabilmem için öğretmenimin sözünü dinledi. Birkaç gün sonra bir tesisatçı evimizi ziyaret etti. Babam bu sağlam gözüken ama ‘çalışmaz’ denilen aletin çalışmama sebebini öğrenmek istiyordu, bense tahliye borularının nerelere bağlantılı olduğunu. Tesisatçının işi bittiğinde ikimiz de cevabımızı almıştık. Şofben şehir suyuna bağlı olduğu için su borusunun herhangi bir yerine metal bir cisimle vuran birisi benim hayatımı kabusa dönüştüren bu sesi çıkarabilirdi, teorik olarak. Şofbenin bozuk yanı ise... yoktu. Şofben sapasağlamdı. “Sadece şalter biraz eskimiş, ama iş görür abi” dedi tesisatçı aldığı parayı sayarken. Şalterin eski olduğunu biz de görebiliyorduk ama çalışır durumda olması oldukça ilginçti, tamirci ağabey bize bir deneme sürüşü bile yaptırmıştı, sıcak taraftan gerçekten de sıcak su geliyordu. Tabi depodan gelen sudaki iğrenç çürümüş yosun kokusunun gitmesi için sıcak tarafı yaklaşık yarım saat açık tutmamız gerekti. Koku aslında hiçbir zaman tam olarak temizlenmedi ama en azından ucuz sıcak su için dayanılabilirdi. Artık çaydanlıkta ısıttığımız suyla banyo yapmamıza gerek kalmayacaktı. Elektrik tüp gazdan daha ucuz olduğu için babam tesisatçıya harcadığı parayı karlı bir yatırım olarak değerlendirmişti. Böylelikle tamircinin gelmesinin bana iyiliği yerine kötülüğü dokunmuş oldu. Artık sadece davul çalan bir şofbenin ritmini dinlemek zorunda kalmayacak, aynı zamanda onun ısıttığı suda banyo yapacaktım. Bu, sizinle konuşan bir bifteği yemeye çalışmak gibi bir histi. Aradan hesapladığım kadarıyla tam beş buçuk ay geçmişti. İnsan zamanla her şeye alışır derler, ben de benimle konuşan bifteği yemeye alışmıştım. Bu kadar ay tek bir gece tek bir dakika bile şaşırmayan Ramazan davulcusu artık beni heyecanlandırmıyordu, çoğu zaman rahatsız bile edemiyordu. İnanın, beş buçuk ay boyunca her gece odanıza hortlak girse, ona bile alışırsınız. Her şeyin düzene oturduğunu düşünmeye başlamıştım. Bir akşam ıslık çalarak neşe içinde haftalık banyomu yaparken su önce birden kesildi, kısa bir süre sonra musluğun, duş musluğunun hortumuna bağlandığı yer delindi ve delikten su fışkırmaya başladı. Durulanma işini normal musluğun yardımıyla hallettikten sonra suyu kapatıp duş musluğunun hortumunu musluktan söktüm. Bu evdeki çoğu eşya biz geldiğimizde burada bulunuyor olduğu için neyin ne zaman bozulacağı belli olmuyordu. Hortumun zamanla yıpranmış olduğunu düşündüm. Babam elini akrepli cebine atıp duş musluğuna yeni bir hortum taktırınca sorunun hortumdan kaynaklanmadığını fark ettik; suyu açar açmaz hortum aynı yerden delinmiş, su aynı şekilde delikten dışarı fışkırmaya başlamıştı. Duş musluğunun kendisine bakmak işte o zaman aklıma geldi. Aslında akan suyu bir süzgeç gibi parçalara ayırıp üzerimize yağmur yağdıran bu alet olmasa da hortumla yıkanan filler kadar mutlu olabilirdim, ama ailemin geri kalan üyelerini de düşünmeliydim. Duş musluğunu hortumundan söküp deliğinden içeri baktım, deliğin bilye benzeri küçük bir topla tıkandığını rahatlıkla görebiliyordum, hatta topun beyaz rengi bile ışıkta seçilebiliyordu. Deliğe tığ sokmak, duş musluğunun diğer tarafını bütünüyle ağzıma sokup üflemeye çalışmak kar etmeyince topu önce tükenmez kalemimin arkasıyla iyice içeri ittirdim, daha sonra suyun süzülerek gelmesi gereken taraftaki vidayı söküp aletin içini açtım. Top kendi kendine yere düştü. Bir bilyeden daha çok bir pinpon topuna benziyordu. Elime alıp her yanını inceledim. Küçük çocukların oynadığı yumuşak toplardan biri olmalıydı. Hemen bu topun üzerine de kafamda bir hikaye uydurdum. Şofbenden gelen mesajı (ki bu ritmik sesin Mors kodu olması imkansızdı) yollayan kişinin aynı yöntemle tahliye borusuna top sokarak bana varlığını fark ettirmeye çalıştığını düşündüm. Tabi bu çok uzak bir ihtimaldi ama teorik olarak mümkündü. En mantıklı açıklama bu olmalıydı. Babama topu gösterdiğimde: “Şofben yollamıştır” diyip benimle yine alay etti. Ne de olsa onun benimkinden çok daha mantıklı bir açıklaması vardı; benim yalan söylüyor olmam. En azından artık ders çalışırken oynayabileceğim bir oyuncağım olmuştu. Birkaç gün içinde toptan tam verim almayı öğrenmiştim. Dış yüzeyi pinpon topu gibi olmasına rağmen kendisi sünger top gibi yumuşaktı. Kendisinden daha küçük çaplı borulardan geçebilmesi de bu şekilde açıklanabilirdi. Sağ elimle matematik problemlerini çözmeye çalışırken sol elimle topumu mıncıklıyordum. Bir makine gibi çalışan “beyin pistonlarımı” parmaklarıma yansıtıyordum. Topun zıplama yeteneği fazla yoktu ama masamın üzerinde yuvarlayınca kitaplarıma çarpıp geri geliyordu. Bu oyun da yeterince eğlenceliydi. Ve o geceye gelelim. Aradan hesapladığım kadarıyla tamı tamına... çok gün geçmişti. Mart ayının başları olduğunu hatırlıyorum çünkü yeni bir sınav dönemi gelip çatmıştı. Okuldan yeni gelmiştim. Daha üzerimi değiştiremeden annem duş musluğunu elime tutuşturdu. Sinirli bir hali vardı. Anlattığına göre saçlarını durulamaya fırsat bulamadan su önce azalmış, sonra kesilmiş, hemen arkasından da hortum her zamanki yerinden patlamıştı. Belki bir top daha gelmiştir diye delikten içeri baktım ama bu defa görünürde hiçbir şey yoktu. Belki de bu sefer sorun gerçekten de hortumdaydı. Uyanır uyanmaz göz atacağımı söyleyip duş musluğuyla birlikte odama gittim. Okul kıyafetlerimi çıkardım, ev kıyafetlerimi giyemeden yatağa yığıldım... Uzun süreden sonra ilk defa gece yarısına kadar uyumuştum. Belki bu da şofbenin planının bir parçasıydı. Saat on iki ile bir arası uyandığımda tekrar yatamayacak kadar uykumu almıştım, eski günlerde olmuş olduğu gibi. Bu saatte yapabileceğim tek bir şey vardı... Saat dört olduğunda dersler arasında tam bir tur atıp biyolojiye geri dönmüştüm. Uykum hala yoktu ama beynim sulanmıştı, artık bir yatak molası vermenin zamanı gelmiş olmalıydı. Yatak molası, uyuyakalmamam için çalışma ışığımı kapatmadan ve battaniyenin altına girmeden yatağın üzerinde gözlerimi dinlendirmek demekti. Sayfam kaybolmasın diye topumu kitabın arasına koydum. Yatmaya giderken yatağın hemen yanında yerde duran duş musluğunu görünce anneme vermiş olduğum söz aklıma geldi. Delikte bir şey görünmüyordu ama içeri üflediğimde süzgeçli taraftan dışarı hava gelmiyordu. Başka bir deyişle, içeri üfleyemiyordum. Biraz uykumu açması ümidiyle oflaya puflaya yataktan kalkıp içinde en fazla üç-beş alet bulunan mutfaktaki alet dolabından tornavidamı alıp odama döndüm, yatağın yanına, yere oturdum. Duş musluğundan bu sefer ne tür bir oyuncak çıkacağını gerçekten merak ediyordum. Vidayı dikkatlice söktüm. Vida düştü ama kapak açılmamakta ısrar ediyordu. Tornavidayı bu sefer kapağın kenarına sokup bir levye gibi açmaya çalıştım. Kapak, tam kırılacağını düşündüğüm anda yerinden fırladı, ama yere düşmedi, havada asılı kaldı. Olan biteni daha iyi anlayabilmek için çalışma ışığımı kendime doğru çevirdim. Kapak, eski tip duvar saatlerinin sarkacı gibi havada sallanıp duruyordu. Duş musluğuna, yosuna benzeyen liflerle bağlıydı. İplik kadar ince, uzun, kahverengi lifler... Duş musluğunu tıkayan şeyin bu yosun olduğu belliydi. Ama bu yosun nereden gelmiş olabilirdi ki? Su, aktığı halde nasıl yosun tutmuş olabilirdi? Duş musluğunu yosundan temizleyip kapağını yerine monte ettim. Elimde kalan garip yosunları çöp kutusuna göndermeden önce incelemek istiyordum. Nereden geldiklerini, nasıl bu kadar sağlam olduklarını, neden böyle, bir tutam saç gibi ince- Sizi daha fazla aptal yerine koymayacağım. Bir tutam saç gibi ince yosun sandığım şey aslında gerçekten de bir tutam saçtı. Bunun farkına vardığım anda şofbenin davul ritmi başlamıştı. Korkudan yerimden sıçrayınca neredeyse sandalyeden düşecektim. Tüylerim diken diken oldu derler ya, bu deyimi ilk defa bire bir yaşıyordum. Sanki biri sırtımdan omuriliğime 220 Volt elektrik veriyordu. Bir yılan gibi tıslayarak “Hasssssssiktir” derken kolumdaki kılların erekte olmalarını gözümle görebiliyordum. Bu sefer kafamda oluşturmuş olduğum hikaye bütün mantıksız hikayelerimden daha mantıksızdı, ama doğru çıkacağından neredeyse emindim. Hemen kitabımın arasındaki topu buldum. Işığın altında yüzeyini dikkatle inceledim. Tamamen beyazdı, ama parmağımı üzerinde dikkatlice gezdirdiğimde yüzeyinin pürüzlü olduğunu fark edebiliyordum. Bu saçma oyundan sıkılmıştım, yapmam gerekeni artık yapmalıydım. Tornavidayı aldım ve topun tam ortasına sapladım. Küçük çocukların birbirlerini ıslatmakta kullandıkları sulu toplar gibi yarıktan su akmaya başladı. Topun içindeki suyun tamamını balığa limon sıkar gibi boşalttıktan sonra yarığı iyice genişletip topu iki parçaya ayırdım. Elimdeki sağ yarı-kürenin iç yüzeyi grimsiydi ve üzerinde haritalardaki nehirlere benzeyen beyaz yollar vardı. Aynı tarif sol yarı-küre için de geçerliydi. Kafamı eğip masamın üzerindeki su birikintisine yakından baktığımda ise suyun içinde yer yer farklı renkte bir sıvının da bulunduğunu, suda dağılan rakı gibi yavaşça gezindiğini görebiliyordum, rengi kırmızıydı. Elimde tornavidayla deli gibi şofbenin yanına koştum. Dev silindirin üst kapağı ondan fazla vida ile tutturulmuştu. Silindir üzerinde daha rahat çalışabilmek için mutfaktan sandalyeyi getirdim. Vidaları tek tek sökerken şofbenin davul ritminin çoktan bitmiş olması gerektiğini fark ettim. Ama ritim, belki de sesi yükselerek (belki de korkudan bana öyle gelerek) devam ediyordu; sanki her küçük “bam” birer büyük “BAM”a dönüşmüştü. Birer kol düğmesi büyüklüğündeki vidaların hepsi söküldüğünde kapağın açılması gerekiyordu ama anlaşılan bu gece bütün kapaklar açılmamak için milli mücadele vereceklerdi. En azından bu kapağın açılmama sebebi belliydi; şofbene vidalarla tutturulduktan sonra dört yerinden biçimsizce kaynak yapılmıştı. Kaynak yerlerini tornavidayla yoklayıp yeterince sağlam olmadıklarını gördüm. Sanki bu işten anlamayan birisi acemice (ve acelece) yapmıştı bu kaynakları. Mutfaktan çekici getirdim... Saat beşe doğru yapacak olduğum bu işten dolayı bütün komşular gibi evdekiler de uyanacakları için tuvaletin kapısını kilitledim. Tornavidayı kaynak yerine sokup çekiçle altından vurarak parçalayınca kaynak parçaları kum taneleri gibi yere döküldü. Diğerlerine de aynı yöntemi uyguladım. Ben vurdukça şofbenden farklı tonda ama aynı şiddette cevap gelip gürültüyü iki katına çıkarıyordu. Babamlarsa çoktan kapıya dayanmış, adımı sayıklıyorlardı. Hiçbir dediklerine cevap vermeden işime devam ettim. İyice çıldırmıştım ve ailemin bunu bilip paniğe kapılması hoşuma gidiyordu. Benimle dalga geçtiklerine artık pişman olmuş olmalıydılar. Sonuncu kaynak da bittikten sonra tornavidayı şofben ile kapağının arasına sokup bir kaldıraç gibi kullanarak altından ne çıkacağını hiç düşünmeden kapağı kaldırdım. Suyun yüzeyine çıkan çocuk cesedinin sadece düz kahverengi saçları görünüyordu... Sandalyeden geriye uçtum. Popo üstü yere çakılmadan önce havadayken hikayemin nasıl da doğru çıkmış olduğunu düşündüm. Bana yollanan mesajlar şofbene bağlı bir yerden değil, direkt şofbenin içinden gelmişti. Popom zemine kavuşur kavuşmaz belki de bir yerlerinden çatlamış olan kasemin acısını düşünmeyip (gerçi ben onu düşünmesem bile beynimi zonklatacak türden bir acıydı) ayağa fırladım. Sandalyeden yuvarlanma sesini duyan annemler iyice çılgına dönmüş, kapıyı yumruklamaya başlamışlardı. Kapının kolunu yakaladım. Kıracakmış gibi asılmama rağmen kapı açılmıyordu. Kafamdaki hikayeye göre şofbenin içinde her ne varsa canlı olmalıydı. Arkamdan gelen su şırıltısını annemlerin bağırışları arasından duyabiliyordum. Uzun uğraşlardan sonra kilidin üzerindeki anahtarı görüp kapının kilitli olduğunu fark ettim. Kilidi de açamayınca diğer tarafta annem ve babamın olduğunu (sürekli hatırlatıyor olmalarına rağmen) unutup ağzıma gelen her türlü küfrü saydırdım. O an yüksek tansiyon veya kalp spazmı veya herhangi bir şeyden ölebilirdim. Anahtarı ters yöne çevirmeye çalışmayı bırakıp olması gereken tarafa çevirdim. Kapı açılınca bir ilkokul çocuğu gibi koşup annemin boynuna sarıldım... Babamın şofbenin içine baktığında attığı çığlık ve yüzündeki dehşet ifadesi, alay etmenin cezasını çektiği için açıkçası beni mutlu etmişti. Tabi bu mutluluğun o an yüzümden okunabilmesi imkansızdı. İhtiyar hiçbir şey söylemeden telefona koştu. Polislerin bu saatte gerçekten görev başında olup olmadıklarını ben de merak ediyordum. Babam: “Lütfen çabuk gelin, çok acil, ölü bir ceset var” türünden zırvalayıp telefonu kapatmadan önce adresi vermediği aklına geldi. İşin kötü yanı, evdeki kimse evin açık adresini tam olarak bilmiyordu. Şurda bi cami var... Orda bi sokak var... Şurdaki bakkaldan sola... Polisler saat altıda geldiklerinde biz bütün ışıkları açık salonda tek kelime etmeden yaklaşık bir saattir oturuyorduk. Annem ve babamın engellemelerine rağmen polislerin peşinden şofbenin yanına gittim. Üç kişiydiler, iki tanesi şapkasına kadar klasik birer Türk polisiydi. Üçüncüsü ise, Amerika’da yaşıyor olsam ‘FBI ajanı’ diyebileceğim takım elbiseli, elli yaşlarında, gri saçları yer yer ağarmış bir tipti. FBI amca lateks eldivenlerini takıp sudaki cesedi bir yavru kediyi ensesinden tutup kaldırır gibi çıkarttı. Ceset bir kız çocuğuna aitti. Hemen hemen hiç çürümemişti ama bunca zaman suyun içinde pörsümüş olması ona daha korkunç bir görünüm kazandırmıştı. Kahverengi saçları kafasının üzerinde neredeyse tek tek sayılabilecek kadar azdı, ama olanlar da beline kadar iniyordu. Tek gözü yoktu, bana dikkatle bakan diğer gözü ise oyuncak topum gibi bembeyazdı. Üniformalı polislerin tepkisi benimkinden bile şiddetli olmuştu, hatta birisi kelime-i şahadet getirerek sokak kapısına kadar kaçmıştı. FBI amca ise, şöminenin karşısında aşk romanı okuyan yaşlı bir adam kadar sakindi. Minik kızı ceset torbasına koyarlarken son bir kez görme şansım oldu. Kızın o rengi atmış yüzündeki şirin gülümsemesinin, dişleri içeri büzüşmüş dudaklarının içinde kaybolmuş tek gözlü yaratıkla yarattığı tezat, benim ironik-korku romanları yazmaya başlamamın en büyük sebebi olmuştu. Polisler, fermuarlı olması gereken siyah naylon ceset torbasının ağzını bağladıktan sonra ertesi gün ifadelerimizi alacaklarını söyleyip gittiler. Zavallı çocuğun yumuşamış vücudu morga gidene kadar büyük ihtimalle birkaç parçaya ayrılacaktı. Tabi hikaye burada bitmiyor. Bizim saatlerce çektiğimiz kokuya on dakika dayanamayan polisler apar topar gidince şofbenin içini araştırmak bana düştü. Depodaki su, içinde yüzen kahverengi saç telleri hariç temiz gözüküyordu. Ne de olsa aylarca o suyla yıkanıp depoyu iyice temizlemiştik. Banyoya su bizi temizlesin diye giriyorduk ama aslında biz suyu temizliyorduk... Şu anda masamın üzerinde duran mektubu işte orada, şofbenin içine göz gezdirirken buldum. Bir naylon torbanın içine rulo halinde konmuştu. O suya çıplak elimi sokmayacaktım tabi; annemin bulaşık eldiveninin yardımıyla çıkardım torbayı. Kopya çekmiş olacağım ama o mektupta yazanları (yazım hatalarını düzelterek) buraya aktarıyorum: “Sevgili dost, Bu gece saat dört civarında canımdan çok sevdiğim torunumu öldürdüm. Ne yapacağımı bilmiyorum. Her kimsen, sen bu mektubu okuduğun sırada ben büyük ihtimalle yaşlılıktan ölmüş olacağım. O yüzden her şeyi itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum. Ben bir katilim, bunu senden önce kendime itiraf etmek zorundayım. Sevgili torunum bir insanın, hele hele o yaştaki bir çocuğun verebileceği en feci şekilde can verdi. Pazarları onun banyo günüdür. Annesi, sevgili gelinim, ve babası, sevgili oğlum her Pazar alışverişe gitmeden torunumu bana bırakırdı. Ben de ona banyo yaptırırdım. Ama bu Pazar farklı oldu. Torunum bana artık büyüdüğünü, yalnız banyo yapmak istediğini söyledi. Beş yaşındaki bir çocuğun bunları düşünebilmesi ne tatlı, değil mi? Ben de aptal kafamla çocuğa uydum. Sıcak tarafı açtım, soğuk tarafla da ılıştırdım. Torunum suyun sıcaklığının iyi olduğunu söyleyince gittim. Ama aslında sıcaklık iyi değildi. Bu Allah’ın belası lanet şofbenler sıcak suyun sıcaklığını her zaman sonradan kendi kendilerine arttırırlar. Sanki bu işi kasıtlı yapıyorlarmış, sanki fırsatları olsa bizi öldüreceklermiş gibi. Biz büyük olduğumuz için bizi kandıramıyorlar. Ama torunum, o daha küçücüktü. “Banyodan uzun süre ses gelmeyince yaptığım hatanın farkına varıp içeri girdim. Torunum artık yaşamıyordu. Ağzına kadar suyla dolu küvetin içinde gözleri kapalı yatıyordu. Musluktan gelen kaynar su ise küvetten dışarı taşıp yere dökülüyordu. Bu manzarayı oğluma göstermek için torunumun annesinin sevgili karımla birlikte kuaföre gitmesini bekledim. Zavallı çocuk, küveti görünce cinnet geçirip beni öldürmek istedi. Çıldırmıştı. Kendimi elinden zor kurtardım. Neyse ki bir süre sonra mantıklı düşünmeye başladı. ‘Zaten bir kaybımız var, bunu üçe çıkarmanın anlamı yok’ dedi. Kendisini hapse, beni de sevgili torunumun yanına yollamak hiç de akıllıca olmazdı. Bana torunumun nasıl ölmüş olabileceğini anlattı. Söylediğine göre sıcaklık birden artsaydı torunum sıçrayıp kaçardı. Su yavaş yavaş ısınmış, torunumu gevşetmiş, uykusunu getirmişti. Artan sıcaktan dolayı fark etmeden baygınlık geçirmiş, baygın durumdayken de boğulmuştu. Onu hiç kimseye göstermemeliydik. Öldüğü öğrenilirse bana da yazık olacaktı. Babasıyla birlikte onu bu şofbene sakladık. Sorumlu kişi olarak ben bu mektubu yazdım, gün gelsin torunumun ortadan kayboluşu açıklansın diye. Annesi dahil herkese onun kaybolduğunu söyleyeceğiz. Zavallı kadın... Acaba hangimiz daha çok kahrolacağız? “Olay yatışana kadar ne yazık ki birkaç ay, hatta yıl burada kalmak zorundayız. Sonra bir bahane uydurup uzaklara, çok uzaklara gideceğiz. Allah’ım beni affetsin.” Yaşlı amcanın tahmininin aksine, mektup o ölmeden önce bulunmuştu. Başka bir deyişle kendini buldurtmuştu. Polis, amcayı evinde yakaladı. Kendisi kaçınılmaz olarak çıkmamak üzere hapse girdi ama yine de sonu ailenin diğer üyelerininkinden daha kötü değildi. Yaşlı teyze durumdan haberdar olunca fenalaşıp ölmüştü (en azından gazetede böyle yazıyordu), kızının kaçırıldığına inanmış olan anne ise hayatının geri kalanını akıl hastanesinde geçirdi. Böylece şofben, aileyi en zayıf noktasından vurup parçalamayı başarmış oldu. Tabi bu sadece benim düşüncem. Yetişkin insanlara göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardı. Ne de olsa onlar benim yaşadıklarıma şahit olmamışlardı. Kızın tek gözünün nasıl kendi kendine çıktığını, gece gelen sesleri, gözün ve saçların depodan duşa kadar nasıl gelmeyi başardığını açıklamak zorunda değillerdi. Söylemeleri gereken tek şey benim hayalci bir çocuk olduğumdu. Ama yazmış olduğum yeni hikayeye göre belki de suç şofbende değildi. Belki canlı olan içindekiydi. İçeriden şofbene vurarak benim dikkatimi çekmeyi başaramayınca bana vücudunun parçalarını yollamıştı. Ailesini parçalamak gibi kötü bir niyeti yoktu, tek istediği bulunup gömülmekti.
OWV nedir? İngilizce tek taraflı görüş anlamına gelen One Way Vision‘ın kısaltmasıdır. Delikli arkası siyah dijital baskı folyolarına denir. Baskı yaptıktan sonra cama yapıştırırsanız delikli özel yapısı sayesinde görsel dışarıdan gözükür fakat içeriden normal camdan bakar gibi dışarıyı görürsünüz
İmamoğlu’ndan Biden’ın sözlerine tepki: Bize birkaç yüzyıllık bir ülkenin siyasisi, demokrasi ayarı veremez
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne katılmak için geldiği Hacıbektaş’ta, ABD Başkan adayı Joe Biden’in Türkiye’yle ilgili yedi ay sonra gündem olan sözlerini soran gazetecilere, “Bize, birkaç yüzyıllık bir ülkenin siyasisi, demokrasi ayarı veremez. Tam bağımsız Türkiye ve ‘Özgürlük, bağımsızlık benim karakterimdir’ diyen anlayışın bir ferdiyiz. Bu ülkenin yaşayanları, bu güzel milletimiz, gerektiğinde gereken sonucu ortaya koyar; koymuştur da. Geçen yıla baktığınızda görürsünüz. Yoksa ama dünyada ama yurt içinde bir avuç insanın ayar verme çabasının bittiği bir dönemi yaşıyoruz. Bize birkaç yüzyıllık bir ülkenin siyasisi, demokrasi ayarı veremez. ‘Tam bağımsız Türkiye’ ve ‘Özgürlük, bağımsızlık benim karakterimdir’ diyen anlayışın bir ferdiyiz. ” yanıtını verdi. İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde düzenlenen Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne katılmak için geldiği ilçede, basın mensuplarına değerlendirmelerde bulundu. Hacı Bektaş Veli’yi, vefatının 749’ncu yılı nedeniyle anmak için ilçede bulunduklarını belirten İmamoğlu, şunları söyledi: “Anadolu’nun maneviyatı en yüksek noktalarından birisi. Ben, hep şöyle söylerim; Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli bu toprakların huzuru, vicdanı, ahlakı, adaleti simgeleyen değerleri. Felsefeleri, yüzyıllardır yaşıyor ve değerini yükselterek yaşıyor. Bence, yine yüzyıllar boyu yaşayacak. Yaklaşık 900 yıl önce bize emanet ettikleri söylemler, hala çok geçerli; insanlık adına çok değerli. Burasının hak ettiği yere kavuşması için teknik iş birliğini en üst seviyede yapmak arzusundayız. Hacıbektaş Belediye’mizle bunu gerçekleştiriyoruz, gerçekleştirmeye de devam edeceğiz. İnşallah, buranın gerçek anlamda bir inanç merkezi, bir kültür merkezi, bir aydınlanma merkezi olarak süreci devam edecektir diye düşünüyorum. Burada bulunmaktan da büyük onur duyuyorum. Beni çok etkileyen, dünyaya mal olması gereken bir merkez.” “Birkaç yüzyıllık bir ülkenin siyasisi bize demokrasi ayarı veremez” İmamoğlu, gazetecilerin ABD Başkan adayı Joe Biden’in Türkiye’yle ilgili sözlerine yönelik sorusuna da şu yanıtı verdi: “ABD’nin başkan adayının, Türkiye’ye bir demokrasi ayarı verme cümleleri kabul edilemez. Bu, hepimizin şiddetle kınayacağı, reddedeceği bir durumdur. Az önce söylediğim gibi; 750 yıldır burada yaşayan bu derinlikte, Hacı Bektaş-ı Veli’nin içinde demokrasi vardır, özgürlük vardır, barış vardır. Yani bize birkaç yüzyıllık bir ülkenin siyasisi, demokrasi ayarı veremez. ‘Tam bağımsız Türkiye’ ve ‘Özgürlük, bağımsızlık benim karakterimdir’ diyen anlayışın bir ferdiyiz. Bu manada, hele hele içeriden, dışarıdan demokrasiye ayar verme çabaları artık tutmaz, o devir bitti. Bu ülkenin yaşayanları, bu güzel milletimiz, gerektiğinde gereken sonucu ortaya koyar; koymuştur da. Geçen yıla baktığınızda görürsünüz. Yoksa ama dünyada ama yurt içinde bir avuç insanın ayar verme çabasının bittiği bir dönemi yaşıyoruz. Kınıyoruz. Türkiye’miz çok güzel. Demokrasi ve Cumhuriyet sevdalısıdır 83 milyon insanımız.” Ne olmuştu? ABD’de 3 Kasım’da yapılacak genel seçimlerde Demokrat Parti’nin başkan adayı olan Joe Biden’ın 19 Aralık’ta New York Times (NYT) yayın kuruluna verdiği söyleşide söylediği sözler Türkiye’de gündem oldu. Biden, söz konusu söyleşide, “Erdoğan bir otokrattır, yapmamız gerektiğini düşündüğüm şey, ona karşı çok farklı bir yaklaşım benimsemek ve muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça ortaya koymak” ifadesini kullandı. Muhalefete desteğini açıkça belirten Biden, “Erdoğan’ı mağlup edin. Darbeyle değil, seçim süreciyle” dedi.
Siyasi bir komplo nedeniyle masum bir adam idam koğuşuna gönderilir ve tek umudu, her ikisini de içeriden kırmak için kasten aynı hapishaneye gönderilmesini misyonu haline getiren ağabeyidir. https://www.filmizle.wtf/dizi/prison-break
Bunların bahsettiği açlar nerde bilen varmı ?? Herşeye bir kulp herşeye bir bahane.. Ulan bi seferde şu ülke hayrına bir cümle bir çivi çakın be.. İyi Parti: 'Müjde' eğer enerji ile ilgili ise suçtur! Türkiye Karadeniz'de Hidrokarbon mu buldu? Türkiye Karadeniz'de Hidrokarbon mu buldu? Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın müjde açıklamasının ardından Türkiye'nin Karadeniz'de ''Hidrokarbon'' bulduğu iddia edildi. Peki ''Hidrokarbon'' nedir? hangi alanlarda kullanılır? Hidrokarbon, sadece karbon ve hidrojen CxHy atomlarından oluşan kimyasal bileşiklerin genel adı. Örneğin metan, bir karbon ve dört hidrojen atomundan oluşan bir hidrokarbondur. Sadece karbon ve hidrojen atomları ihtiva eden organik bileşikler. Hidrokarbonlar çok çeşitlidir. Birçok üyesi endüstriyel bakımdan önemlidir. Örneğin metan tabii gazların temel maddesidir. Benzin hidrokarbonlar karışımı olduğu gibi benzen, naftalin ve asetilen de birer hidrokarbondur. Hidrokarbonlar teorik bakımdan da önemlidir. Çünkü organik bileşiklerin birçok sınıfının sistematik olarak adlandırılmasında hidrokarbonların adlandırılması esastır. Hidrokarbon Tipleri Hidrokarbonlar yapılarına bağlı olarak alifatik, aromatik ve alisiklik bileşikler olarak sınıflandırılır. Alifatik ve alisiklik bileşikler de doymuş ve doymamış olarak sınıfandırılır. Doymuş hidrokarbon, mümkün olan en çok hidrojen ihtiva eder ve karbonlar birbirlerine bir elektron çiftinin meydana getirdiği tek elektron bağı ile bağlıdırlar. Doymamış hidrokarbonlarda ise karbonlar birbirlerine çift veya üç bağ ile bağlanmışlardır. Kıbrıs'ta devam eden hidrokarbon gerilimi dünyanın gündemine oturmuşken, Türkiye'de de vatandaşlar "Hidrokarbon nedir?" sorusunun yanıtını araştırıyor. Hidrokarbonun nerelerde bulunduğu ve ne özellikleri olduğu merak ediliyor. Aşağıda hidrokarbonların temel özellikleri ile ilgili bilgileri bulabilirsiniz. Hidrokarbonların başlıca kullanımları: 1- Doğal gaz, yakıtlar gibi çeşitli maddelerde hidrokarbon bulunur. 2- Plastiklerde bulunur. Petrokimya tarafından üretilen plastiklerin yapısında hidrokarbonlar vardır. 3- Yemeklerin korunması, ilaçlarda ve çeşitli endüstriyel alanlarda parafin olarak kullanılır. 4- İzoprofil alkolde bulunur. 5- Asfaltta bulunur. İyi Parti: 'Müjde' eğer enerji ile ilgili ise suçtur! İYİ Partili Çıray, Erdoğan'ın 'müjde vereceğim' açıklamasına ilişkin sözlerinde, "'Müjde' enerji ile ilgiliyse sayın Erdoğan'ın etrafındaki birileri borsa oyuncularına bu bilgiyi dün sızdırmışsa eğer, bu resmen insider trading'dir (İçeriden öğrenenlerin ticareti) ve ağır suçtur" ifadelerini kuyllandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Cuma günü inşallah bu müjdeyi tüm milletimize vermek suretiyle Türkiye'de yeni bir dönemin açılacağına da şimdiden inanıyorum' açıklamasına, İYİ Parti İzmir Milletvekili Aytun Çıray Twitter'dan dikkat çeken bir yorum getirdi Erdoğan'ın açıklamalarına değinen Çıray, "Önce şunu ifade edeyim: 'müjde' diye tam bir Şark hikayesi yazıyorlar. Bilinmeyen, görünmeyen, olup olmadığı belli olmayan bir hazine için zengin olduğumuza bizi inandırmaya çalışıyorlar. Definecilik bu işte" dedi. "ŞAPKADAN TAVŞAN ÇIKARMA HİKAYESİNE İHİYACI VAR" "Peki aç oturulup aç kalkılan sofralar ne olacak bu akşam? Açık kaynaklara ve Borsa'da enerji hisselerinin tavan yapmasına bakılırsa, müjde yine 'petrol veya doğal gaz bulduk' olacak gibi" diyen Çıray, "Ya her seçim öncesinde petrol bulunan Batı Karadeniz’dedir ya da Trakya’da Norveç’li Statoil’in arama sahasında... Keşke gerçek olsa. Yani aynı masalı çok dinledik. Şimdi de dövizleri tüketen bu iktidarın 'şapkadan tavşan çıkarma' hikayesine ihtiyacı var" şeklinde devam etti. "AMA DİKKAT! ASIL MÜJDE KİMLERE?" Ekonomik gelişmelere de değinen Çıray, iki soruya dikkat çekerek, şunları söyledi: "Borsa İstanbul'da BİST 100 endeksi yüzde 2 artışa geçerken, özellikle petro-kimya sanayi şirketleri hisseleri tavan yaptı. Bu durumda çok önemli sorular var:
'Müjde' enerji ile ilgiliyse sayın Erdoğan'ın etrafındaki birileri borsa oyuncularına bu bilgiyi dün sızdırmışsa eğer, bu resmen insider trading'dir ve ağır suçtur.
Yok müjde başka bir konuda ise bu da "keriz silkelemesi" demektir.
Ortada Covid aşısı yok. EYT’lilere, işçilere, doktorlara, esnafa da bir şey yok. Aç oturup aç kalkılan işsiz sofralarına hiçbir şey yok. Sizler daha ne olduğunu öğrenemeden milyonlarca $$ Borsa oyuncularının cebine girdi bile.. Devlette müjde açıklamanın da bir usulü olur. Kısacası.. @ceyhunirgil'in dediği gibi.. 'İktidar her hafta gerçekleri unutturmak için topluma HOP(Halkı Oylama Programı) uyguluyor. Ayasofya, Libya, Akdeniz, Biden... hamaset zaten günlük rutin.. siyaset POP gibi oldu en ciddi yaşamsal konular çerez gibi harcanıp bitiyor' " sözleri ile tepki gösterdi.
Dedikodu! Dedikodu! Dedikodu! Ve dolambaçlı plan ortaya çıktı. yi iş çocuklar. Tamam, birinci adım, güvenlerini kazan. Başardık! İkinci adım, bir köprü kur. Bu, kafalarını tamamen karıştırcak. Ve biz dinamitleri sağlayacağız. Üçüncü adım. Tüm at arabaların altına koy. Şunlara bakın çocuklar, geldiğini görmüyorlar. Hemen içeriye gizlice girelim arkadaşlar, onları içeriden havaya uçuracağız! Şuna bak! Tamam, şimdi topyekün bir saldırı başlatalım! Gemiler ve askerler, herkes! O kale bizim!
Birkaç adım attı Leo, başarmıştı. Duvarlarındaki posterlerde gözlerini gezdirdi. Korksa da sakinliğini ve rahatlığını koruyup arkasını döndü. Bedeni oradaydı işte, yatakta hareketsiz yatıyordu. Haftalarca çalışmış, araştırmıştı. Belki de aylar sürmüştü. Bedeniyle arasında bir bağ olduğunu biliyordu bu yüzden. Bu aşamada şehirler, ülkeler hatta gezegenler arası yolculuk yapabileceğini de biliyordu fakat istemedi. -Fiziksel olarak- hareket etti ve astral seyahati sonlandırdı. Yan odada uyuyan abisine durumu anlatmak için sabırsızlanıyordu. Abisi, tüm azmine ve heyecanına tanıklık etmişti ama saçmalık olduğunu düşünüyordu. Onu uyandırmamaya karar verip gözlerini kapattı ve abisinin sabah vereceği tepkiyi hayal ederken uykuya daldı. — "Uyan artık bücür!" Ashton'ın bağırmasıyla gözlerini araladı Leo. Birkaç saniye sonra kendine geldiğinde, yüzünü bile yıkamadan hızlı adımlarla mıtfağa yöneldi. Aklına gelen şey uyanmasına yetmişti. Mutfağın eşiğini tutup heyecanla konuştu: "Abi! Dün gece astral seyahat yaptım!" Ashton sırıtıp kardeşine baktı, "Vay be, nereleri ziyaret ettin?" dedi. Leo, kendisiyle alay edildiğinin farkındaydı fakat bozuntuya vermedi. "Odamdan çıkmadım aslında. Ama eminim astral seyahatti. Kendimi yatakta yatarken gördüm!" Abisinin ne söyleyeceğini çok iyi biliyordu. Araştırma yaparken; kendini kaptırmaması gerektiğini, boş bir işle uğraştığını çok kez işitmişti. Ashton kolunu tezgaha dayayıp konuştu: "Rüyadır o. Son günlerde düşündüğün tek şey astral seyahat. Rüyalarına bile giriyor artık." İşte yine başlıyoruz, diye düşündü Leo. Rüya olmadığına emindi, her saniyesini hatırlıyordu. Dediği gibi odasından çıkmadığı için abisine anlatacağı bir şey de yoktu. "Pekâlâ, boş ver şimdi bunları. Annemle babam olmadığı için pankek yaptım, otur hadi." Leo, abisinin pankeklerine bayılırdı. Masaya oturup önündeki pankeklere bal sıktı ve yemeye başladılar. (Akşam 21.00 civarı.) "Leo, film açtık. Gel de bizimle izle!" diye bir ses duydu Leo içeriden. Sıkıntıyla yatağından kalktı ve dinlediği şarkıyı kapattı. "Geliyorum anne!" Ağır adımlarla odasının kapısını açıp koridora adım attı ve birden yere düştü. "Ah, dizim!"
Ernst Jünger, çeviren Ersel Kayaoğlu (İstanbul: Can Yayınları, 1996), 128 s. Metafiziği altetmek, demişti Heidegger, imkânsız! O, basit bir felsefi EĞITIM yöntemi değildir. Sanki birilerinin fikrini, kanaatini reddediyormuş gibi onu silip atamazsınız. Nietzsche'nin "hakikat sorunu" konusunda vurguladığı gibi, Dünya'nın Batısında yaşayan bir insan türü "metafizik" olmadan değil düşünmek, yaşayamaz bile. Bilginin "bir şeyleri bilmesi" modern metafizik varlıkbiliminin temelini atan Descartes'tan beri, Batı düşüncesinde neredeyse Varlığın tanımının ta kendisi haline geldi. Tanım ise kesinliktir. Freud, Heidegger ile paralel okunması gereken bir pasajında çağımızın çağrısını dışavurmuştu: Bana hakikati değil, kesinliği ver. Nereden geliyor bu garip emniyet tutkusu, güvenli kesinliğe bunca yakarış? Heidegger aşağıdaki satırları yazarken, bir anlamda onun felsefi damarlarından biri olan Ernst Jünger'in erken dönem eskatolojisinden pek uzakta değildir: "Varlık ilk hakikatinde olurken, istem olarak Varlık kırılmalı, dünya mahvolup gitmeye bırakılmalı, insanlar yalnızca emekleriyle başbaşa bırakılmalı. Ancak böyle bir çıkış sonunda Köken'in aniden bir yerlere oturması uzun bir zaman sürecek şekilde mümkün olacak... İşte bu olay daha şimdiden gerçekleşti. Bu olayın sonuçları dünya tarihinin bu yüzyılda başından geçen olaylardan başkası değildir." Bahsedilen "sonuçlar"ın Ernst Jünger'in doğumevi, yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşları olduğu besbelli. Onu Heidegger'den ayıran tek belirti, iki savaş arasının adamı olmaktan çok, savaşın kendisinin adamı olmasıdır. Birinci savaşın romantik gazisi; ikinci savaşın kaçağı... Ve iki savaş arasında, tıpkı Heidegger gibi, bilim ve teknolojilere dair yazıp durması da türdeş kılmıyor Jünger'in eserini -ne Heidegger'le ne de kendisiyle. Sonuç olarak 1895'te orta sınıf bir kimyacının evinde başlayıp 102 yıl savaşlarla ve barışlarla, umutsuz-umutlu çıkış ve gerileyişlerle geçen bir yaşamdan bahsediyoruz. Jünger'in "dönemeçleri" (Kehre) kuşkusuz Heidegger'inkinden daha fazla sayıda ve daha belirgin: Orta sınıf evde baba otoritesi (ileride Thomas Mann'ın üslubundan sürekli şikayet edecektir), artı baskıcı katolik okulları, ikili bir kaçış istemini kaçınılmaz kılacaktır: Aşırı okumalar yoluyla kaçış ve "dışarıya", "başka bir yaşama" doğru. Birincisi yazar Jünger'i, ikincisi asker Jünger'i yaratacaktır. Aslında anti-semitizmden başka pek bir özelliği olmayan Wandervogel (Yitik Kuşlar) gençlik grubuna "belirsizce" katılışı hem aydınlık değildir hem de onu kesmez. Fransız Yabancı Lejyonuna yazılarak Afrika'ya gider, Kilimanjaro yollarında kaybolunca, ailesi tarafından Alman Dışişleri marifetiyle geri getirtilir. Neyse ki, Birinci Dünya Savaşı patlak verir de genç adam "burjuva" dünyasından bir kez daha uzaklaşmak fırsatını bulur -cephede çeşitli birliklere kumanda eder, defalarca yaralanır, savaşın sonunda Alman Ordusunun en yüksek Liyakat Nişanıyla onurlandırılır. Savaşın Jünger'in hayatında bir dönüm noktası olduğunu söylemek yetmez. İki savaş arasında yazdığı ilk eserlerin temaları, bir taraftan Jungkonservative (Genç-Muhafazakar) sağcı ideolojilere bağlanıyorsa, öte yandan derinden derine bir "savaş uygarlığının" portresini çizerler. Üstelik, yakın dostu, Die Totale Staat'ın (Topyekün Devlet) kuramcısı Carl Schmitt'ten bile daha derin bir eleştiriyi "burjuva romantizmi"nin dünyasına karşı yöneltecektir: Bu son savaş ülkeler arasında geçmedi -biri geçmekte olan, ikincisi gelmekte olan iki çağ ve iki yaşam tarzı arasında geçti. 19. yüzyıl burjuva ferahlığının, geleceğe yönelik orta sınıf düşleminin dünyası, bütün hatlarıyla ve kurumlarıyla geleceğin bu saldırısı altında tuzla buz olmaya gidiyorlar. Ve kazananı kaybedeni olmayacak bu savaşta geleceğin saldırısı global bir endüstriyel toplumdan gelmektedir -Der Arbeiter'da (İşçi) vurgulandığı gibi, barış zamanı emek örgütlenmesi, ağır demir-çelik ve metalurji endüstrilerinin gerektirdiği gibi, ordudaki askeri örgütlenmenin tıpkısı olmaya doğru gitmiyor mu? İşçi=asker eşitliği işte bu "gelecek dünya"dır. Anlıyoruz ki Nazilerle ilk flört yıllarındaki Jünger, henüz "ütopyasız"dır ve bu ateş, çelik, kan dünyasını belli belirsiz bir nihilizmle onaylamış görünmektedir. Yine de Max Weber gibi liberallerle, Sombart gibi "tutucu-devrimci" iktisatçıların özellikle Alman kulaklara hoş gelen bir çözümlemesi söz konusudur yalnızca: Ağır endüstriyel kurumlaşma otoriter devleti, hafif endüstriyel stratejiler ise Batılı, liberal ve demokratik devleti sırtlarında taşırlar. Diyebiliriz ki "faşist" Jünger, liberal öncülerinden daha samimidir bu formül konusunda: Madem böyle bir gelecek kaçınılmaz bir surette yeryüzünü egemenliği altına alacaktır, o zaman her düzeyde onunla anlaşmaya çabalamak gerekir: Makine bireyi saracak ise, birey de makinayla bütünleşecek ve ülkelerin çelik ve asfalt damarlarından akacaktır. Bu düşüncelerin eş-titreşime girdiği bir felsefe vardır: Spengler ile Stato totalitario öğretmeni Giovanni Gentile... Bir de siyasal grup vardır -sonradan Hitlercilere ters düşecek Ernst Niekisch'in "milliyetçi Bolşevikleri"... Kısaca söylemek gerekirse, Jünger'in de hatırı sayılır katkılarda bulunduğu kafa karışıklığı had safhadadır. Yine de Jünger'in kafa karışıklığı, Nazilerin yükseldiği dönem boyunca farklı türden, kendine özgüdür: Erken gençlik yıllarında başlattığı innere Emigration (içeriden göç), onu politik eylem alanına gönül ferahlığıyla dalma konusunda rahatsız etmeyi sürdürür. Çok geçmeden, onun iki ana formülünün, şu Neue Topografie (Yeni Topoğrafya) ile Die Totale Mobilmachung'un (Topyekün Seferberlik) üzerine atlayan Naziler ile örtük bir bozuşma sürecine girecektir. Formül oldukça politik ve tuhaftır: Her şey tamam da Goering gibi bir adamın Reichswehr'in başında işi nedir? Sorunun daha derin çatlaklardan kaynaklandığı zamanla belli olur. Jünger, Hitler savaşı çıkarana dek Nazilerden gizli uzaklaşmasını sürdürür. Savaş yılları bir nevi sürgündür -Fransa ile Almanya sınırında Kirchorst'da çakılır kalır. 1944 yılında ise, oğullarından ikisini de kaybeder -birini cephede, ötekini kendisinin de desteklediği anlaşılan Hitler suikastı sonucu, kurşuna dizilmiş olarak... Alman ordusu, Nazilerle süregiden iktidar mücadelesi içinde eski harb gazisine kol kanat germiştir. Ama savaş yılları bir kez daha Kehre'ye yol açar -artık çağdaş Alman edebiyatının en güçlü yazarı sahneye girmekte, büyük dönüşüm yepyeni bir "topoğrafya" üzerinde tamamlanmaktadır -Auf Der Marmorklippen (Mermer Yalıyar) kitabı 1939'da, herhalde büyük bir cesaret gösterisi olarak yayımlandığında artık ikinci bir Jünger ile karşı karşıyayız. İki kardeş, Akdeniz'de bir kayalık yalıda, sakin bir köye çekilirler. Tehditkar Ormanlı'nın saldırısı yaklaşmakta, kasabanın kenarlarını sarmakta, iç huzuru mahvetmektedir. Ve iki kardeş inanılmaz bir şey yaparlar: Başka bir sakin köye çekilirler! Kaçış çizgisinin böyle bir formülü hem eşsiz hem de tuhaftır. Formülleri en yalın halleriyle tesbit edilmeksizin Ernst Jünger okumak, biraz edebi-şiirsel hazdan öteye eserin gerçek anlamda kavranmasına götürmeyecektir. İçeriden göçün formülü şudur: Saldırı başgösterdiğinde bir adım geriye kaçacaksın... Benzeri bir formül, o dönemin jurnallerinde de başgösterir -savaş ve yıkım en çılgın dehşetiyle devam etmekte iken "sükunet"! Bu sükunet ise asla teslimiyet değildir: Her şey bittikten sonra savaşa sarfedilen onca ömrün ardında, alaycı, geride kalacak olan bazı şeylerle, doğayla, yollarla, tarlalarla çok gizli bir suçortaklığı vardır. İkinci bir formül ilkini tamamlamaya gelir: Nihilizm her türlü düşünceye oranla daha şanslıdır. Dünyanın akışının muazzam sürati, en hareketsiz parçacığı, bir tohum tanesini bile mutlak bir güce eriştirir. Artık en yumuşak en serttir... Böylece Ernst Jünger'in eserinde bazı formüllerin işbaşında olduklarını, yazınsal uzamın içinde çoğu zaman apansız ama son derece büyük bir keskinlikle sivrilmekte olduklarını söylemiş oluyoruz, Die Glasernen Bienen (Sırça Arılar) tedirginlik verici ölçüde "neşeli" birkaç formül sunmaktadır -özellikle etik ve ahlak konularında. Her zamanki gibi bir savaş gazisidir ve harb yıllarında ince beceriler gerektiren top mermisi sanayiinde istihdam edilmiş, savaş sonrasının "doğal" ortamında iş bulamamaktadır... Çeşitli işler arasında sözgelimi sigortacılığı deneyecektir. Savaş sonrası için en "olanaksız" iş! Hangi kapıyı çalsan eksik kol ve bacaklar... Nihayet Hearst benzeri ütopyacı bir zenginin malikâne-fabrikasında üst düzey sekreterlik gibi bir iş bulur -hafiften kaçık patronu dev metal endüstrilerinin korkunçluğundan uzakta, çok küçük robotçuklar yapımına tüm sermayesini vakfetmiştir: Cam arılar. Ve tıpkı Jünger gibi koleksiyon meraklısıdır: Savaş araçları, yitik organ parçaları ve savaş hekimliği malzemeleri -"kopartılmış kulakların, organların vahşi sergisi şok etmişti beni", diyor Jünger. Eski savaşların imgeleri arasında (ne İlyada'da ne de başka bir yerde) savaş kol bacak kaybetmelerle, sakatlıklarla ilgilenmez. Ancak hilkat garibesi devlere ya da demonlara yakıştırılır sakatlıklar: Tantalos, Prokrustes... Oysa günümüzden şu manzaraya bakın hele: Utangaç ve övüngen, ikiyüzlü savaş hekimliğinin hemen sarılıverdiği "neşter ahlakına" bakın. Ya da tren istasyonlarında toplanan sakat dilenciler ordusuna. Ve işte eserin ana formülü: Sakatlıkların kazalardan kaynaklandığını düşünmek "optik" bir yanılgıdan başka bir şey değildir... Dünya ve tarih henüz rüşeym halindeyken sakatlanmış bir ırk olduğumuzdan gelmektedir bunca kaza başımıza... Böyle bir "optik yanılgı" teması hem poetik hem de derinden felsefi-politik mesajlar taşımaktadır: Jünger gibi I. Dünya Savaşı'nda yaralanan ve ömür boyu bir yatağın yalnızlığına terkedilen Fransız şair Joe Bousquet'nin Stoacı formülüyle buluşması şaşırtıcı değildir -"yaralarım benden önce vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum..." İlerlemenin, "kayıp" ve "eksiklik" üzerine kurulmuş bir uygarlığın vazgeçemediği bir efsane olması kolayca anlaşılabiliyor. Muhafazakar Jünger artık bazı tedbirler önermek zorunda hisseder kendini -Kant'ın "ahlak doktrini"ne uygun yaşamaya çalışmak ne mene bir HAYAT getirir? Biraz ana-baba terbiyesi daha önemli değil mi? Böylece, devler dünyasına yönelen erken Jünger'in aksine, savaş sonrasının Jünger'i ısrarla "küçük şeylere", ufak ayrıntılara, minimalizme yönelecektir. Adorno'nun Minima Moralia'sında olduğu gibi, "efendiler kültü"nün, çağdaş tiranlıkların derin bir sosyal eleştirisidir bu. Ernst Jünger'in Kehre'sinin mutlak olduğunu asla düşünmemek gerekir. Önce onaylayarak ortaya attığı temalar (sanayi-savaş, geçmiş-gelecek, nihilizm) geç dönem eserlerinde bir kez daha ortaya atılırlar: Bu kez derin ve minimal bir toplumsal eleştirinin yeğinliğiyle. Yazınsal saydamlık ve minimal etkilerin edebi kudreti bu eserin formüllerini gölgelememektedir. Ernst Jünger'in eseri bize şunu söyler: Dünya, Tarih ve HAYAT, büyük harflerle başlasalar da hep küçük şeylerin gücüyle ayakta dururlar. Virgül 4 , Ocak 1998, s. 42-43
Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz? Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız. Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın! Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur. Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz. Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz. Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin. Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti. Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu. Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu. Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti. Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi. Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur. Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır. Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi. Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.” 1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.” Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi? Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar. Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler. Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler. Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır. Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır! Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir. Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet – ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır. Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz. Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz. Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı? Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir. Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin. Çev: Nesrin Aytekin [1] İngiltere kralı 2. James yanlısı. https://itaatsiz.org/?p=5532
Reis fetö ile birlikteymiş gibi yapıp örgütü içeriden çökertti. Sizinkiler zamanında bu herifi ülkeye sokmasaydı zaten fetö diye bir şey de bugün olmazdı. Hadi ikile şimdi aslanım 😉
İyi bir iş güvenliği uzmanı olabilmek için her şeyden önce çalışanların Hay ve davranışlarını anlayabilecek kadar vicdan sahibi olmak gerek. Bunun yanı sıra İSG Uzmanı Yalçın Çetin işverene yasal zorlukları açıklayacak kadar ikna kabiliyeti yüksek Sanayi ve Teknoloji seven güçlü ve zinde bir personel olmak gerekir. ticari ve Sina'ya işyeri ayrımı yapmaksızın her iş yeri iş güvenliği uzmanı çalışma zoruna sahiptir. Fakat 50'nin 6 ve az tehlikeli sınıfına giren işyerleri iş güvenliği uzmanı çalıştırma zorunluluğu 2016 tarihine Ertelenmiştir yani tehlikeli ya da çok tehlikeli sınıfına giren bir çalışanı dahi olan işyerleri iş güvenliği uzmanı çalışma zoruna sahiptir. iş güvenliği uzmanları mesleki gelişimleri için mevzuatın güncelliğini sürekli takip etmeli diğer uzmanların uygulamalarını gözlemeli teknolojiyi sürekli takip etmeli ve çok çeşit çalışma alanları görmelidirler. iş güvenliği uzmanının sorumluluğu tam olarak yerine getirebilmesi için bakanın hazırlamış olduğu bağlı kalması gerekir. değerlendirmesinde tanımamış bir takım riskler her alanda mevcuttur. ve bunların sonucunda acil durumlar ya da kazalar yaşanabilir bu acil durum Ya da kazalardan işveren ile birlikte iş güvenliği uzmanlığında yasalar karşısında sorumludur. ve kazanmamış 1 C sınıfı uzman yaklaşık 2 asgari ücret B sınıfı uzman Yaklaşık 3 asgari ücret ve A sınıfı uzman Yaklaşık 4 asgari ücret maaş ödemesi alabilir. Bunun yanı sıra tecrübeli 1-b sınıfı iş güvenliği uzmanı Yaklaşık 5 asgari ücret alırken tecrübeye 1 A sınıfı iş güvenliği uzmanı da yaklaşık 7 asgari ücret maaş ödemesi alabilir. iyi bir iş güvenliği uzmanının her Turkcell Korucu ekipmana sahip olması gerekir işyerlerinde önceden belirlenmiş ekipmanlar vardır bir iş güvenliği uzmanı da diğer tüm oradaki kurallara uymak zorundadır. Örneğin kimyasallarla çalışılan bir çalışma alanına gaz maskesi takmalı görüntülü ortama girerken kulak koyuyorsun takmalı... göze çapak ya da herhangi bir kimyasal sıçrama olasılığı bulunan yerlerde gözünü takmalıdır. tüm bunların dışında bütün çalışma alanlarına girerken kullanılması gereken temel kişisel koruyucu ekipmanlar vardır. Bu Bunlar ise reflektif yelek ve koruyucu ayakkabıdır bir iş güvenliği uzmanı danışmanlık firmasını yani ortak Sağlık Güvenlik birimi açma hakkına tek başına sahip değildir. yönetmeliğe göre ortak Sağlık Güvenlik birimi açılabilmesi için en az bir iş güvenliği uzmanı bir işyeri hekimi ve 1 sağlık personeli çalışma zorunluluğu tam zamanı olarak çalışma zorunluluğu vardır. genel müdürlüğe başvurmadan evvel ortak Sağlık Güvenlik birimi kurulacak. mekanda birtakım uyulması gereken kurallar vardır. Bu alanın büyüklüğü içinde bulunacak malzemeler gibi zorluklar vardır. gerekli koşullar sağlandıktan sonra genel müdürlüğe başvurulur. ve genel vücut tarafından açılacak olan mekan denetlenir. ve eğer uygun bulunursa genel müdür tarafından onay verilerek ortak Sağlık Güvenlik birimi Açılabilir risk analizi iş yerine dışarıdan ya da içeriden gelebilecek olan tehlikelerin değerlendirilmesi önlemlerin belirlenmesi derecelendirilmesi ve alınan tedbirlerin takip edilmesi işlemidir. ilgili yönetmelikte belirtildiği gibi iş güvenliği uzmanı da içinde bulunduğu Break yapılır ve sürekli güncellenir yeni maddeler eklenir ve revize edilir . Yalçın Çetin İSG Uzmanı
Sokak hayvanlarını beslediğim için apartmanımızın altındaki marketin işletmecisi tarafından fiziki saldırıya uğradım. Ne yapmalıyım?
Üst komşumuzla birlikte sokağımızdaki kedileri düzenli olarak besliyoruz. 9’u akşamında yine birkaç kediyi beslemek için aşağı indim ve bu market işletmecisi kişi burada kedi beslemeyin demedik mi size diyip üzerime çullandı, ayağa kalktım noluyoruz diye üstüne bir de kafa yedim. Üstüne bir de tehdit edildim, içeriden silahını alıp gelecekmiş. Muhtemelen benim gaza gelip marketi dağıtacağımı düşündü ama ben eve çıktım. Hazırlandım ve taksiyi aradım. Burnumda iki kırık var ve üzerinde mütemadiyen kanayan yaralar mevcut, burnum şiş... Gözümün altında kan oturmuş bir bölge var. Darp raporu almış bulunmaktayım. Raporda basit tıbbi müdahaleyle giderilemez işaretli. Raporu veren doktor bu durumda ceza alacağını önemli olanın bu kısım olduğunu söyledi ama kim bilir. Akabinde polis karakoluna gidip ifademi verdim ve şikayetçi oldum ve oraya gittiğimde bu adını bile bilmediğim sadece simaen tanıdığım bu kişi komşumla kavga ettim benden şikayetçi olursa bana ulaşabileceğiniz kanallar bunlar diyerek iletişim bilgilerini bırakmış. Yarın kati rapor için KBB uzman doktoruna gitmemi söylediler. Sabah doktora görüneceğim. Sadece pahalı bulduğumuz için ailece alışveriş yapmadığımız muhabbetimizin, husumetimizin olmadığı bir market işletmecisi tarafından burnum kırıldı. Ben bireysel dava nasıl ilerliyorsa açacağım, avukat tutmamız icap edecektir diye düşünüyorum onu da tutarız. Ama bu bireysel saldırıdan ötesi, hususi olarak sokak hayvanlarını beslediğim için darp edildim. Bu anlamda benim kolum kanadım olabilecek, böylesi davalarda deneyimli hayvan hakları derneklerine, STK’lara ihtiyacım var. Bu anlamda beni yönlendirebilirseniz, çok sevirinim. Şimdiden yanıtlar için teşekkürler. Not: Çok bir araştırma yapma fırsatım olmadı, prosedür neyse o yönde ilerledim şu ana kadar. Hayvan hakları dernekleri yazsan google’a çıkar demeyin lütfen. Hayatında ilk defa acile gitmiş ve birine dava açmış biri olarak, bu konuda çok cahilim. Her türlü yönlendirmeye, yoruma açığım. Edit1: Yorum yazan herkese teşekkürler, şu an işin önceliğim sağlığım. Burnumdaki kırıklarla ilgileniyorum. Yorumlarınızı bir bir okuyorum. Hatırımda kalan birkaç hususa yanıt vereyim. Edit1.1: Bir zincir marketin şubesi, zincir market ismini geçirmek onlarla bağını koparmaya çalışmak bana da mantıklı geldi ama savcı açacakmış davayı dediğiniz gibi. Bu durumda öncelikle bana beklemek düşüyor. Savcı kovuşturmaya yer olmadığına kanaat getirirse 15 gün içerisinde itiraz etmem gerekiyormuş sanırım. Edit1.2: Elimde görüntü yok, markette bile olduğu şaibeli, olay kavgasız gürültüsüz maksimum 20 sn içerisinde apartmanın girişi holü tarafında sonlandı. Mahalle arasındaki bir market, karşıda kiracısının aylardır evde olmadığı iki katlı bir yapı, solunda ve sol çaprazında boş arsa olan bi yer. Hava da yağmurlu olduğundan çok fazla insan dolaşmıyordu ortalıkta. Beni silahımı almaya gidiyorum diye tehdit edip markete girdiği sırada markete gelen biri gördü ve ne oldu diye sordu. Kedileri beslediğim için bana kafa attı dedim -burnumdan epey kan akıyordu bu sırada- tepkisiz bir şekilde markete girdi adam. Bu arada marketin işletmeci ortağı ve markette çalışan kadın arkadaş bile görüp çıkmadı dışarı çünkü o bölgenin marketle çok fazla alakası yok. Boydan boya blur camla kaplı. Edit1.3: Hayatlarında hiç hayvan beslememiş insanların yorumlarını görünce üzüldüm açıkçası. Kediler temiz hayvanlardır. Ben hayvan besliyorum her konuda haklıyım, hayvanlar camiası benden sorulur diye lafa giren tipleri inanın ben de sevmiyorum ama uzun uzun hayvanlar zararsız ve güzeldir diye açıklamalar yapacak durumda değilim. Ayrıca kedileri genelde karşıdaki boş arsada besliyoruz. O günün farkı havanın yağmurlu, yerlerin ıslak olması. Biz binanın birinci katında, marketin hemen üzerinde oturuyoruz. Bizim evin çıkıntısı mı desem yoksa marketin girintisi mi o kısma kuru mama döktüm ve yiyecekleri kadar döküyoruz hep. (Öyle bir muhitte oturuyorum ki çocuklar eğlencesine mamaları çalabiliyor!) Bu arada oturduğumuz apartman köşeli, marketin girişi benim mamaları koyduğum kısımdan görünmüyor bile ki marketin kamerası da girişi görmesi için o tarafa konumlandırılmış. Benim mama verdiğim kısmın girişle ilgisi yok. O kısmı geniş bir kaldırım olarak düşünebilirsiniz, tek farkı apartmana ait otopark oluşu.
O zamanlar lise 2 deydim.Hep yalnızdım hiç öyle bir arkadaş grubum yoktu sadece ahmet vardı.Oda sıra arkadaşımdı gereğinden fazla yavşaktı. Herkese yavşar. Popi olmasa bile okulda tanınan bir çocuktu sigara içki de içerdi ortamlara da girerdi. Aramız çok iyiydi sadece ben onun yanında biraz ezik kalıyordum. Artık yalnızlığım başıma tak etmişti. Kız arkadaşımda yoktu ergen adamız kanımız kaynıyo malum abazalıkta var. Ailemdeki herkes sigara içiyor, ahmet bana hep içme derdi. ikram bile etmezdi öyle çok ta süt bir çocuk da değildim semtimde hatrım geçerdi.Çok sevdiğim bir kız vardı selin ona aşıktım. Onla aynı semtte otururduk ortaokul arkadaşımdı. Okulda çok havalıydı çok güzel bir kızdı. Bana göre fazla bir kız ama olsun hayallerim hep ama hep onunlaydı gözümü kapattığımda hep o gelirdi aklıma.Her şey o gün başladı arkadaşım Mert çok tedirgin bir şekilde elinde siyah bir poşetle yürüyordu.O da benim ortaokul arkadaşımdı. Kardeşim bu emanet sende kalsın 1 saate parkta buluşuruz dedi.Ben alamam dedim zorla elime tutuşturdu sonra koşmaya başladı arkasından 2 tane adam geldi sivil polisler silah çıkartıp beni yere yatırdılar.Ben içimden tüm duaları okurken polisler poşeti açtı. Poşeti açtıklarında poşetin içinde don vardı bildiğin don. Polis sinirlendi yerdeyken bana tekme attı.Ben korkudan napıyosun bile diyemedim. Adam birden taşşak mı geçiyosunuz lan diye bağırdı herkes bize bakıyordu. Ben iyice korkmaya başladım 3,5 atıyordum. Birden adam ayağa kaldırdı beni yüzüme sert bir yumruk attı. Kelepçe taktı ve bir polis arabasına bindirdi ben karakolda ifade verir salarlar sandım ama adam kafama çuval geçirdi. Beni bir anda yolun ortasında indirdi. Kelepçeyi ve çuvalı da çıkarttı eğer dikkat çekecek bir hareket yaparsan bu son hatan olur dedi. Ben şok olduğum için ağzım açık hiç bir şey diyemiyordum. Adam beni takip et dedi diğer elemanda dikkat çekmeden arkamdan geliyordu. Bir anda büyük bir gece kulübüne girdik girdik ViP yerine gittik herkes bana bakıyordu bir şampanya şişesinde yüzümün yansımasını gördüm burnum kanıyor dudaklarımdan aşağıya inip çenemden montuma doğru damlıyordu ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Bir adam geldi garson şefi falan heralde napıyorsunuz dedi bu sivil polis bunu itmesiyle arkadaki masanın yerle bir oldu bardaklar kırılmış içkiler dökülmüştü içerdeki herkes dans etmeyi bırakıp bize baktı. Takım elbiseli bir adam gelip bizi merdivenlerden indirdi ve geçit gibi bir yere geldik biraz yürüdükten sonra bir yazarhane nin içine girdik içeride marlon adnan vardı. Bana baktı çık dedi sonra içerden 2 el tabanca sesi duydum içeriden marlon adnan çıktı o babamın çocukluk arkadaşıydı beni çok severdi bende ona karşı hep saygıyı davranırdım. Bana baktı korkma dedi.Ben kapı aralığına bakınca etraftakileri kanları farkettim. Sadece ağzım açık bakıyordum. Senin burda ne işin var oğlum babanın haberi var mı bu işte dedi. diyalog şu şekilde (+ben-Marlon adnan) +Abi noluyo o adamlar kim ne istiyorlar beni niye buraya getirdiler(korkudan ağlıyorum) -Kardeşim benim yanımda güvendesin yanlış bir anlaşılma olmuş heralde sen bana şu poşeti veren çocuğun adresini ver +Abi vallahi bilmiyorum (yalan) -Sana güveniyorum bu çocuğu nerden tanıyorsun +Ortaokul arkadaşım ama evini bilmiyorum -Bak o çocuk senin hayatını karartabilir o çocuktan uzak dur onu gördüğünde yolunu değiştir Bende onaylarcasına kafamı salladım bir anda müzik kesildi ve üst kattan polis telsizi sesi geldi. 'Girdik amirim' Adnan abi adamına işaret yaptı. Sonra ayağa kalktı ve bu olanları unut babana da hiç bir şey deme dedi.Ben yine kafamı sallamakla yetindim. Adnan abi gider adamı içerideki kolonyayı cesetlere döküp çakmakla yaktı baya alevlendi ortalık beni kolumdan tutup sürüklemeye başladı beni bi yere sokup kapıyı açtı ve dışarıya çıkarttı bana koşup eve gitmemi ve normal davranmamı söyledi.Ve içeri girdi. Ben koşarken arkamdan silah sesleri geliyordu. Korkudan ağlayarak koşuyordum ikide bir takılıp düşüyordum.Ama tekrar kalkıp koşuyordum.Eve gittiğimde saat gece 2 ydi. Babam bana nerdesin diye tokat attı. Hayatımda ilk kez babamdan tokat yemiştim. Hemen odama gittim ağlayarak uyandım. Sabah haberlerinde o mekanın yandığını ve içeride 9 polis cesedi olmak üzere 45 ceset bulunduğunu gördüm. Hasta numarası yapıp okula gitmedim... Okula gitmediğim için annemle evde mal mal oturuyordum zaten mal olmuştum yaşadıklarım sonucunda annem bana dün neredeydin dedi.Bu soruyu bekliyordum.Ama sormakta gecikmişti. Niye bu kadar geç sordu bu soruyu.Ben arkadaşlarımla takılıyordum saati farketmedim. Annem doğru söyle dedi ve tokat attı. Babam ya da annem değil bana vurmak bana 1 kere bile bağırmadılar ben çok şaşırdım bu tepkiyi verince.Ben doğru bu dedim o da geri çekildi ve 'iyice babana benziyorsun' dedi.Ben hiç bir şey demeden odama koştum ve ağlamaya başladım. Akşam babam eve geldi hoş geldin bile demedim. Yaşlı gözlerimle odamda tv izliyordum. Babam odaya girdi. Usulca yanıma yaklaştı ve oğlum sakin ol dedi gözyaşlarımı sildi. Babam otopark işletiyor.Bak oğlum her şeyi biliyorum. Gecede biliyordum sadece sen anlatırsın diye bir şey demedim.Bu yollardan bende geçtim.(+ben - babam) +Baba ben bir şey yapmadım -Yapmadığını biliyorum +Niye bana kızıyorsunuz -Annende ben de senin iyiliğini istiyoruz.Bu işlere karışma... +(sözünü keserek)Baba zaten ben bir şey yapmadım -Sakin ol oğlum +Sakin olamıyorum baba belkide benim yüzümden bir ton insan öldü -Senin bir suçun yok dedi ve gitti. Ertesi gün cumartesiydi. Hemen kahvaltı yapıp Mert'in tüm olanların sorumlusunun evine gittim ve bağırmaya başladım. Dışarı çıktı.(+ben -mert) -Napıyosun lan(götü başı ayrı oynuyor) +Dün olanları anlat lan -Kardeşim kusura bakma(R) +Senin kusurunu sikeyim(Yumruğu geçirdim;) Hayatımda ilk kez vurdum. Bana karşılık olarak çakı yı çıkarttı ve bacağıma sapladı. Çakıyı çıkardığında çakıdan kanlar damla damla yere akıyordu.Ben bu görüntüyü görünce arkaya doğru düştüm.Bir elimle bacağımı bir elimlede kalbimi tutuyordum. Başımda dikildiğini gördüm. Birini aradı ve 'böyle olsun istemezdim' dedi.Ben o anda bilincimi kaybettim. Uyandığımda Hastanedeyim. Uyandığımda ailem başımdaydı 8 yaşındaki kız kardeşim beni öperek uyandırdı. Yüzüm gülerek uyandım. Bana bakıyorlardı annem ağlıyor babam gözlerini ağlamamak için zor tutuyordu. Babam annem ve kardeşim odadan çıkardı içeri polis girdi. Bana taburcu olduğumda karakola gelmemi söylediler.Bu sefer babama her şeyi anlattım. Bana sakin olmamı söyledi. telefonu çaldı ve bana “Senin yanındayım” dedi odadan çıkarken telefonu açtı. konuşmaya başladı koridor da olmasına rağmen sesini duyabiliyordum. selam vererek açtı telefonu(+Babam) +Kardeşim yakışıyor mu size ? +Bana o çocuğu vericeksin (bağırarak) +Ben onu bunu anlamam cezasını ben vereceğim +Sakin makin olamam Bana baktı ben o sıra uyuyo numarası yaptım. +Benim oğluma kıyan o çocuğu geberteceğim o sırada annem ve kardeşim geldi... 1 ay hastaneden çıkamadım. Babam sık sık telefon görüşmelerinde böyle konuşuyordu.Ben taburcu olduğumda mert'in evine gittim dışarda mert'in ayakkabıları dışarıdaydı. Ordaki arkadaşlarıma sordum mert nerde diye. intihar etti dediler. Ben olayı iyice araştırdım bazı elemanlar vuruldu falan dedi.Ben Adnan abinin yanına gittim ama adnan abi yoktu. Sordum karakoldaymış. Bende hemen karakola gittim.Önce ifademi verdim sonra adnan abiyle görüşme izni almak için orada duran polisin yanına gittim. Bekle dedi ve Adnan abinin kaldığı yere gitti ve benim yanıma geri geldi içeri gir 5 dakikan var dedi. Sanki emri Adnan abi den alıyordu amirinden değil.Ben içeri girdim selam verdim.(+ ben - adnan) +Abi neden burdasın diyemedim tabi abi Mert ölmüş dedim -Babanın sonu da yakın +Ne diyosun abi -Baban öldürdü onu cezasını çekecek +Abi benim babam öyle bir şey yapmaz -Baban işlettiği otoparkına seni kaç kere gece çağırdı Sessizlik oldu +Çağırmadı ama orada kötü bir şey yapmıyor -Tabi kötü bir şey yapmıyor sadece kumardan aldığı parayı sayıyor ve tetikçilerine hedeflerini söylüyor. Babam ben doğmadan 2 yıl hapiste yatmış ama ne yüzünden yattığını bilmiyorum. Bana mantıklı geldi. +Abi doğru söylüyorsun dimi demire doğru yaklaştı ve -Lan benim işim gücüm yok seni mi kandıracağım babana selam söyle ve elemanın verdiği kağıdı ona ver. +ta... tamam abi… Polis geldi başıyla adnan abi ye selam verdi. Sonra beni dışarı çıkarttı.Çaktırmadan cebime bir kağıt soktu.Ben sinirli bir şekilde eve yürümeye başladım. Kağıdı açtım ve okumaya başladım -(Babamın adını Ekrem olsun)Ekrem dün cesedi bizim çocuklar buldu. Benim sana verdiğim emanetle adam vurmuşsun. Leşi eğer polisler bulsaydı olay bana patlayacaktı.Bu olay sana olan güvenimi kaybetmeme neden oldu. Senin ve oğlun için 1 görevin var emaneti benim kuruçeşme’deki mekana bırak.Ve iş için benden haber bekle. yazıyı okuduğum gibi soğuk terler her tarafımı sardı götüm bile terlemişti hemde 1 saniye içinde babama kağıdı vermek için otoparka gittim Otoparkta 1 tane bile araba yoktu. Yazhaneye girdim kasa bomboştu pc gitmişti sonra yerde kan olduğunu fark ettim kamarelar pc ye bağlıydı.pc nin yerde parçalanmış olduğunu gördüm dışardaki kameralara dokunmamışlar ama yazhanedeki kamera kırılmış şekilde yerdeydi. Polisi sonra da annemi aradım. Anneme anlattım annem ağlayarak babandan bıktım ben annemin yanına gidiyorum ne hali varsa görsün deyip yüzüme kapattı.Çok öfkeliydi. Demek ki annem babamın ne haltlar yediğini biliyordu. Gelen polisler tam 5 araba da geldiler indiklerinde 15-20 kişi vardı ordan hemen soru sormaya başladılar. Kamera yedekleri olup olmadıklarını sordular o an aklıma ama tel için neutron adlı bir uygulama var o uygulamada kamera yedekleri canlı izleme gibi özellikler mevcut ama o an hiç bir şey aklıma gelmedi.Bi anda karakoldaki kağıt veren adam geldi ve bana takoz bir telefon verdi. Adnan abi arayacak dedi ve olay yeri inceleme bantları astılar bizim otoparkın ruhsatı yoktu bu olay da hemen çıktı ve otopark mühür yedi. Yani ruhsat çıkmadan açılmayacak otopark. Beni eve yolladılar tam kamera kayıtlarına bakarken Adnan abi aradı.. Selam bile vermedi Adnan abi direk konuşmaya başladı.(- Adnan abi +ben) -Kardeşim özür dilerim +Abi ne diyosun sen -Bak seni severim babanı daha da çok severdim... Bir iç geçirdikten sonra devam etti -Baban Mert in canına kıydı ama Mert yalnız değildi, hiç yalnız olmadı. +Ne demek istiyorsun Adnan abi -Babandan intikam alacaklar onu kaçıranlar... Çok derin iç çekiyordu nefesi sanki ensemdeydi. -Mert onların tetikçisiydi. +Abi Mert daha kaç yaşında bab... Sözümü keserek devam etti -18 yaşından küçük olanlar daha az ceza yediği için onu seçtiler hemde çevresi olan serseri bir çocuktu.Her neyse ben burdan yarın çıkacağım sende kendine ve ailene dikkat et sizede intikam almak için zarar verebilirler. Telefonu yüzüme kapattı. Hemen annemi aradım, açmadı çıldıracaktım annem neden telefonunu açmıyordu.O sırada ahmet aradı(+ben - ahmet) -Lan gerizekalı kaç gündür arıyorum neden açmıyorsun +Kardeşim (ağlamaya başladım) -Lan iyimisin evde misin ? +eve.. evet Telefonu yüzüme kapattı yarım saat sonra kapı çaldı elinde 6 bira ve cebinde çok açık şekilde olan 2 tane davidoff(sigara) hemen içeri aldım. Sarıldım kardeşim deyip olanları anlattım.O da efkarlandı bende.Ben hayatında sigara içmeyen süt sayılan çocuk 1 gecede 1 pakete yakın sigara ve 2 bira içmiş kusa kusa ölüyordum. Sabah kalktığımda ahmet simit almış simitle kahvaltı yaptık Ben Adnan abinin yanına gidecektim Ahmet bende gelicem diye tutturdu. Bende zaten tek korktuğum için ahmet’le gittim. Ben ilk kez içtiğim için başım falan dönüyor ahmet in koluna girip yürüyorum. Aşağıya indik Ahmet in motoruna bindik tarif ettim yolu bas gaza dedim.O da hızlı sürüyor baya 15 dk ye gittik bu ahmet hızlı sürdüğü benim başım iyice dönüyordu.Bir baktım Adnan abi korumalarıyla dışarı çıkmış normalde hep tek tabanca gezerdi.3 araba hazırladı korumaları Adnan abi ortadaki mercedes'e bindi diğerleri siyah range di.Ben motordan inip kusmaya başladım. Ahmet “adamı kaçırıyoruz sırası mı şimdi” dedi.Ben kendimi biraz topladım sonra yürü takip edelim dedim. Motora bindik. Yetişmek için muallak 110 bastı motor da scooter tir tir titriyor. Baktık ki boş bir ormanlık alana park ettiler bizde bir 100 metre falan gerilerinde scooter ı ağaçların arasına sakladık. Onları çok net görebiliyorduk bir baktık ki 5 tane siyah range çok hızlı bir şekilde Adnan abilerin yanına gitti.Ve arabalardan 10-15 kişi indi. Adnan abiler 8 kişiydi.Bir tane şık giyimli adam aşağıya indi 50 li yaşlarında bastonla gezen bi adam adnan abinin tam önünde durdu. Kısık sesli konuşmaya başladılar. Sonra Adnan abi sinirlenip. -Menderes beni tanımamışsın dedi.(silahını hızlı bir şekilde çıkardı) Menderes in adamları daha hızlı çıktı ve Adnan abileri taradılar sadece Adnan abi den bir el ateş sesi duydum ve Menderes bacağını tutup yere attı kendini.5 saniye içinde yerde 6 ceset vardı. Menderes i adamları araba koyup hemen kaçtılar ben koşmaya başladım Ahmet dur gerizekalı dedi ve tuttu beni. Adamların gözden kaybolduklarını görmeden başımı kaldıramadım Ahmet lan şu adam yaşıyo dedi. Hemen baktım o adam Adnan abiydi. Yaralı bacağımla Adnan abinin yanına koştum Abi diye bağırdım(+ben -adnan abi) -anlaşamadım babanı alamadım… Ağzından çıkan kanlar konuşurken fışkırıp yüzeme geliyordu.Ben sadece bakıyordum. -Al bu tespihi benim mekanlarım artık senin mekanın (elime gümüş bir tespih verdi) Ahmet dizlerinin üstüne çöküp boş boş bakıyordu. -Al bu benim silahım artık senin silahın (gümüş renginde parlayan bir silah) +Abi adna.. Sözümü keserek -Babanı sen kurtaracaksın benim mekana git tespihi göster ye... +adnan abi Adnan abi ölmüştü. Bacağımı zorladığım için kanıyordu ama bunun benim mi yoksa adnan abinin mi olduğunu bilmiyordum silahı kemerime soktum tespihi cebime attım motora atlayıp hastaneye gittik bacağıma pansuman lazımdı. Hastaneye giderken yoldan gecen herkes bize bakiyordu savas gazisi gibi etrafta dolaniyordum. Hastenin onune geldigimizde beni goren doktor hemen sedye getirdi yatirdi ahmet konusmaya basladi ama ben baya kan kaybetmisim olayin sokundan haberim yok neyse bunlar konusurken beni bi odaya soktular. Ben orda bayildim. sabah uyandigimda yalnizdim ahmet i annesi eve cagirmis cocuk da gitmek zorunda kalmis. Doktor geldi yanima nasilsin dedi Ben iyiyim ne kadardir yatiyorum dedim cok kan kaybettin en az 2 gun daha burdasin umarim sigortan karsilar dedi. Babamin maddi durumu Allah’a sukur iyidir ben parada sıkıntı olmaz dedim tamam sen dinlen dedi. Benim kafami gommemle 12 saat daha deliksiz uyumam bir oldu. Beni annem tokatlayarak uyandirdi gozlerimi açınca mutluluktan agalamaya basladi kucuk kardeşim de elimi öpüp “iyimisin abicim” diyordu bende iyiyim prenses diyordum. Annen kardeşimi yolladi ve bana olanları sordu.Ben her seyi anlattim. Artik ailemden bir şey saklamayacaktim annem Menderes adini duyunca bir gozleri doldu bende Menderes adini duyunca aklima silah ve tespih geldi hemen isler taka sarmisti. Annem silah ve tespihi soylemedim. Annem bana Menderes'in babamin eski is ortağı olduğunu söyledi. Annemle tanisinca gecmis hayatina bir sunger cekip Menderes'e siktiri cekmis.O günden sonra babam Mert olayına kadar hiç Menderes’le konusmamis. 2 gun yattıktan sonra Ahmet geldi beni motorla hastaneden almak için hastanenin önüne park etti. Anneme kaçıp gitmesini babamı kurtaracagimi soyledim annem de gönlünün razı olmadığını belirterek tamam dedi. Taksiye binip otogara gitti. Kucuk prensesim de bana saç tokasini verdi ve beni unutma abicim seni cok şeviyoyum dedi benim gozlerim doldu. Ahmet’le motora binmeden once emanetle tespihi sordum “bende” dedi. Icim rahatladi. Motora bindik ve Adnan abinin mekana gittik tespihi gosterdigim beni vip yerinden iceri aldilar siyah takim elbiseli adamlarla doluydu hepsi Kocaman bir masa vardi mafya babalari oturuyordu ben hayatimda hic olmadigim kadar cesur davranip belimden tabancayi cikardim ordakim herkes silahlarini cikartmisdi. Hepsi tek bir ters harekette delik desik ederlerdi beni.Ben usulce silahi masaya koydum ve tespihi cikarip Herkese gostererek silahin ustune koydum bağırarak -Menderes Adnan abimizi Öldürdü. Dememle herkes sok oldu tekila icenler shot atarak bardaklari masaya sertce vurdu. Herkes bana bakarken bir anda başka bir adama baktilar bu adam Menderesti basini yavasca yukarı kaldırdı ve bastonuna tutunarak yanima geldi.Ben 3,5 atarken elini omuzuma koydu yiğenim gel senle bir yürüyüşe cikalim dedi.Ben bir sey diyemeden yurumeye basladik beni dar koridorlardan geciriyordu ve arkamizda 1 tane adam vardi. Agzindan su kelimeler dokuldu -Babani severdim baban eskiden benim icin calisan bir tetikciydi ise basladigi zaman senin yaşlarındaydi ama senden daha uzun ve gucluydu hemde acımasızdi. isime yarayan ve sevdigim tek kisi oydu yasi buyudu ve annenle tanıştı bu isten ayrilmak istediğini soyleyerek bana bir terbiyesizlik yapti bizim camiamizda boyle seyler olmaz… Adam cok iyi bir konusmaciydi bu acik ve netti ben konusmasini bolemiyordum cok akici konusuyordu sonra devam etti. -Baban ne yaptı biliyorsun dimi benim yanimda çalışan bir genci öldürdü… Tam o sırada bir kapının önüne geldik. Adamina isaret cakti ve kapiyi actirdi. Iceride babam vardı. Ama bu yaşadıklarimdan sonra soğukkanlilikla beni buraya niye getirdiniz dedim. Menderes de şaşırdı. -Babanı görünce mutlu olursun sandık Bende -Babam serbest kalirsa mutlu olurum Dedim Sonra babamin yanina gittim cok kotu dovmuslerdi yaklasik 1 hafta oluyordu sakallari uzamis 2 gozu mor burnu yamuk ve disleri dokuk olan kisi babam olamazdi… Gozlerim doldu. Menderes konusmaya basladi -Baban ve sen özgürsun bir daha bana veya bir adamima bulaşırsanız sonunuz Adnan gibi olur dedi ve basini one egip ağır adimlarla gitti Babam konusamiyordu. Ahmet kosarak geldi Ekrem abi dedi ve ben bir koluna girdim o bir koluna girdi.Onu dışarı, çıkarırken Menderes e ofkeli gozlerler bakiyordum . Taksiye binip hastaneye gittik. Bana bakan doktor ne haltlar karıştiriyorsun dedi. Cevap vermedim sonra tekerlekli sandalye getirdi bana sinirli bir sekilde bakiyordu babami dag gibi adam babam tekerlekli sandalyede boynunu saga bulmus yatiyordu. Hemen bi odaya yatirip serum tuttular polis cagirdilar. Sokakta buldugumu soyledim polislere, babamin uyaninca karakola gelmesini soylediler. Sonra gecmis olsun diyip gittiler. Annemi arayıp babamin burda olduğunu soyledim. Annem bir oh cekti. Doktor yüzü asik bir şekilde yanima gelip babama burnu icin ameliyat yapacaklarini soylediler.Ben uyaninca yaparsiniz dedim.Ama burnu cok yamuldugu için nefeste sıkıntı olur acil dediler. Bende kabul ettim babamin Hesabindaki para suyu çekmişti hastane ozeldi. Annem hemen geldi gece gündüz babamin başında bekliyorduk okuldan arıyorlardı surekli annemle okula gidip devamsizligimi sildirdim.1 ay boyunca girmedigim sinavlara girdim yeniden ders calismaya baslamistim.1 ay sonra okuldayken annem “baban uyandi” diye aradi cikista taksiye binip hastaneye gittim annem doktorla tartışıyordu. Biliyordum para yüzündendi hemen iceri girdim babama sarildim babama hic bu kadar içten sarildigimi bilmem bana yaptiklari odetecegiz oglum… Ben artik eskisi kadar masum degildim artik daha ciddi olgunlasmis ve soğukkanli bir insandim. Annem para mevzusunu soyleyince babam bana Avni diye bir adamin adresini verdi adamin babama 13 bin lira verecegi varmış. Ben adrese gittim. Ben villa falan beklliyordum apartmana gelmistim babami arayip kati ve daireti sordum 4.kat 25.daireye girdim ama kapiyi acmiyordu. Sinirlendim ve kapiya cok da sert olmayacak şekilde tekme attım bir sandelyenin ustunde oturan bir adamin kafasindan kanlar akmis kurumustu masada 3 serit kokain in vardi 3.cu şeridin yarisini icmisti. Normalde kacardim ama paraya ihtiyacim vardi. Nedense cesedi gordugumde midem bile bulanmadi artik tiksinmiyordum artik alismistim... Cekmeceleri karıştırdım ama boklu donlardan başka bir şey yoktu. Evden tam cikacakken ayak sesleri geldi ben korkup yere dusen silahi elime alip kapiya dogru nisan aldim… Ayak sesleri yaklastikta ellerim daha cok titriyordu. En sonunda konuşma sesini bu ses Menderes in sesisydi. Hemen silahı aldığım yere koydum ve içeriye koştum. içerdeki bir koltuğun arkasına uzandım kulağımı yere koydum Menderes tek değildi ama kaç kişiydiler bilemiyorum. Menderes içerideki ceseti görünce -Gerizekalılar bir bokuda becerin bu silahın burda ne işi var… Normal bir şekilde bir konuşmaya devam ettiler beni farketmedikleri için şükür ediyordum.Ama bir anda kafama silahın namlusunun dayadı birisi.Bir anda koşarak bir biri daha geldi beni kaldırdı biri bir koluma diğeri diğer koluma girdi. Kaçmam imkansızdı. Beni Menderes in yanına götürdüler. Menderes konuşmaya başladı. -Seni de babanı da uyardım siz falanca(soyisim yerine yazdım) ne laftan anlarsınız ne dayaktan. Ben buna sinirli bir şekilde baktım. Sonra piç sırıtması yaptı ve cebinden Adnan abinin tespihini çıkardı. Tespihi ucundan sağ eliyle tutuyordu.Bir anda elini geriltti.Ve tespihle tokat attı bana(Ben yere düşen boncukları topladım bi 10-15 tane toplayınca).Devam etti -Hepiniz böyle dağılacaksınız Ben bir anda bağırdım -intikamım acı olacak!(O kadar çok bağırdım ki sesim apartmanda eko yaptı ve boğazım acıdı). Bir anda apartmandan sesler geldi. Yaşlı bir teyze noldu diye bakmaya geldi.O sırada ben yine olsa yapamayacağım bir hareket yaptım ve Menderes le adamları kadına bakarken ben adamın kafama dayadığı silahı elinde almaya çalıştım alamayınca ittim adam cesede 1 kurşun daha sıktı yanlışlıkla. Diğer adam benim arkamdan sarılmaya çalıştı ben dirsek attım. Hayatımda koşmadığım kadar hızlı koştum. Babamın yanına gittim olayları anlattım. Babamın gözlerindeki öfke ateşi bu sözlerle daya çok harmanlanmıştı. Yüzünü pencereye çevirdi ve bir şey söyledi. Duyadamım ne dedin dediğimde Takımı tekrar toplayacağız dedi Ben de artık bir şeyleri anlamaya başlamıştım. Babam -Hazırmısın? Dedi.Ben babamın oğluydum ve onun kadar cesurdum neye dedemeden direk -Hazırım Dedim taksiye binip otoparka gittik. Babam mühürü kırıp yazhaneye gitdik içerideki çekmeceden adnan abinin tespihinin aynısını çıkardı. Sonra arkadaki depo ya gittik içerde patlak lastik teyip tamir kutusu ilk yardım kutusu gibi şeyler var. Babam tamir kutusunu açıp içindeki her şeyi döktü ve gizli olan gözü açıp içinden adnan abinin silahının aynısını çıkardı. Hemen arabamıza bindik (audi a4) Ormanlık bir alana gittik eski bir ev vardı ama evin ışıkları açıktı. Babamla arabayı parkedip evin içine girdik. içeriden mini etekli kızlar tekila dağıtıyordu.. içerisi çok büyük ve gösterişliydi dışardan ilgi çekmiyordu. Herkes bize bakıyordu. içeriden fısıltılar geldi Ekrem... Ekrem abi. Babama içeride olan yaşlı bir adam işareti çaktı hemen babam adamın elini öptü. Babam olayları anlatıcan biliyoruz dediler ve içerideki ofise gittik 30 kişi toplantı salonu gibi bir odaya gitmiştik herkes yerine oturmuş arkalarında korumaları tetikte bekliyordu. Babam silahını ve tespihini çıkarttı herkeste aynı tespih ve silahtan vardı. Belliydi bu bir mafya ailesiydi. Babam intikam almamız lazım deyince elini öptüğü yaşlı adam sen reisi mi öldüreceksin dedi. Ben şaşırdım ama babam soğukkanlılıkla devam etti.(-babam + yaşlı adam) -Az kalsın beni öldürüyordu +Yaptıkların sonucunda ölmeyi hak etmedin mi? Babam yutkundu ve devam etti -Benim bu dünyadaki mirasımı alıyordu (bana bakarak dedi) +Oğlun hiç boş durmamış Böyle devam etti konuşma.En sonunda babamı 6 kişi destekledi. +Siz 6 nız gidin ne bok yerseniz beni uğraştırmayın Dedi ve kalın uzun ve damarlı * puroyu ağzına aldı ayaklarını masaya uzatıp eliyle gidin işareti yaptı. Bizi destekleyen 6 adamdan sadece 2 si bizimle gelmeyi kabul etti. Uzun olan adamın adı Kerim. Karadenizli olana adamın(Burnu 30 cm ve kemikli)Dursun. Dursun bizi ofisine götürdü ve plan yapmaya başladık. Babam ben dahil toplam 28 kişiydik herkes de bir tabanca olacaktı. Sonra son bir haber geldi Menderes yarın uçakla londra’ya gidiyorumuş.Tam olarak plan yapmadan apar topar gecenin 2 sinde Menderes in mekanını basmaya gittik.Şimdi düşünüyorumda bir baba oğluna 16 yaşındayken eline silah verip mafya stajyerliği yaptırır mı? Mekan kocaman bir kumarhaneydi tabi dışardan bakımsız bir villa gibi gözüküyordu. Babam sigarasını yaktı. Ve arabadan inmeye başladık 28 kişilik küçük bir orduyduk 10 kişi arabaların yanında kalıp güvenlikleri arabaya çekip bizim içeri girmemizi kolaylaştıracaktı. Hemen ateş etmeye başladık güvenlikler arabaya doğru koşmaya başladı biz tam koşarlarken villanın kapısına girmeye çalıştı bizi biri farketti ve taramaya başladı sadece silah sesleri ve elime yüzüme sıçrayan kanları hissedebiliyordum.Ama şoktaydım sanki felç inmişti.En sonunda babam beni tutup aşağıya yatırdı. Bizden biri o adamı halletti ve içeriye ateş ederek girdik herkes masanın altına saklanmıştı. içerideki güvenlikler ateş edemedi içeride müşteriler vardı.O an hepsi bir şey yapmayın deyip silahlarını yere attı bizim dışarda arabanın yanında duranlar dışarıdakileri halletmişti. içeriye onlarda girince rahat bir 20 kişi vardık içeride 4 tane güvenlik vardı. Babamla ben yukarı çıktık, babam tüm odalara tekme atıp içeri atlıyordu ama tüm odalar boştu.Tek bir oda kaldı yavaşça kapı kulpunu indirdim.Ve içeride prensesim vardı.Abi der demez Menderes prensesimin başına silahı dayadı babam hemen yanıma geldi. Bağırmaya başladı.Ben tekrar şoka girmiştim babam bırak.. yoksa... yoksa... ölürsün kelimeler kulaklarımda takılıyordu her şey ağır çekimde gerçekleşiyordu Menderes geri dur.. yoksa... ölür.. beni buna mecbur bırakma diyordu. Babam bir anda silahını Menderes e doğrulttu Menderes tetiğe bastı.Ve küçük kız kardeşimin prensesimin kanları diğer duvara doğru akmaya fışkırmaya başladı. Babam Hayır diye bağırdı.Ve dizlerinin üstüne çöktü.O sırada Menderes babama silahını doğrulttu.Ben de belimdeki silahı almaya çalıştım.Ama menderes daha hızlıydı babamı tam kalbinden vurdu.Ben silahı çıkarınca tam 11 el ateş ettim en sonunda mermi bitmişiti Menderes karnını tuttu ve geri geri gitmeye başladı.Bir anda arkasındaki camı kırıp yere kapaklandı. Babam bir eliyle kalbini tutu diğer eliyle ağzından çıkan kanları tutmaya çalıştı sonra bana o baygın gözlerle bakıp yüzüstü yere çakıldı. Ben hala şoktaydım 30 saniye öylece yerdeki 3 cesede baktım. Sonra polis sesi geldi. Aşağıdaki elemanlardan biri beni uyarmak için yanıma geldi etrafı görünce beni kolumdan tutup zorla dışarı çıkarttı tam aşağıya inecekken polislerin aşağıda olduğunu gördük ve Menderes in kırdığı camdan aşağıya tutunarak indik. O orman evine gittik olayları anlattık o gün orada kaldım annemi aramama rağmen telefonlarımı açmıyordu. Ertesi gün eve gittim ve evde anemin bıraktığı notu gördüm gitmiş ve bir daha gelmeyecekmiş. Ahmeti aradım gelirken 1 kasa bira 10 dal kalın puro ve 2 paket parliament almasını söyledim 30 dk ye geldi.Ve bana sınıfta kaldığımı söyledi.Ben hiç siklemedim. Dursun abi beni cezaevinden aradı teshpihini bana verdi. Ve şöyle dedi -Benim hiç erkek oğlum yok tüm suçlarım ortaya çıktı müebbet yedim senden başka bunu verecek kimsem yok. Dedi, ben direk kabul ettim ve onun koltuğuna oturdum. 17 yaşıma geldiğimde milyonlarla oynanayan bir çocuktum...
Miyavlama sesleriyle açtım gözlerimi. İlk başta rüya sandım ama kedi üzerime çıkınca gerçek olduğunu anladım. Bu kedicik hala bizim evimizdeydi. Annemin onu görmemiş olması imkansızdı ama hala burdaydı işte. Kedi yüzüme doğru yaklaşıp küçük bir öpücük kondurdu bana. (yani ben öyle anlamak istedim) Sonra göğsümde bir küçük yuvarlak çizip kıvrıldı ve uyumaya başladı. Siyah ve yumuşacık tüyleri vardı. Yine de battaniyeyle üstünü örttüm ve bir öpücük de ben kondurdum ona. Annem bunu görse iğrenirdi herhalde ve kızardı bana. Şimdi, annem hayvan düşmanı falan değil. Hatta hayvanları çok sever ama uzaktan. Okul saati yaklaşıyordu. Günlük rutini tamamlayıp yola koyuldum. Yine kafamda değişik senaryo ve fikirler birleşip dalgınlığıma sebep oldular. Okula geldiğimde dersler başlayalı 10 dakika olmuştu. Gözlüklü, hafif kel ve sert mizaçlı olan müdürümüz (klasik müdür tipi) merdivende geç gelenleri ağırlıyordu. Bende kurbanlar arasına katıldım. Güzelce fırçamızı yedik ve sınıfa doğru yürümeye başladık. Sınıfa giderken, bu adamın birçok şeye kızdığını ve bize patladığını düşündüm. Çünkü herkes öyle. Bir şeylere kızar ama sesini çıkaramaz, sonra kendisinden güçsüzlere yüklenir. Güçsüz olduğumuzdan değilde, işte... Fizik öğretmeni geç kalmama çok kızmadı. Kendisi sınıf öğretmenimizdir. Yine en arkaya geçtim. Fizikten hiç anlamam ama hocayı sevdiğim için nezaketen soruları çözmeye çalışırdım. Fakat müdüre aklım takılmıştı iyice. Yanımdaki camdan hafiften yere düşmeye başlayan yağmur damlalarını gördüm. Sonra derin düşüncelere daldım yine. Suratsız insanların katlanılmaz tripleri, seni önemsermiş gibi dır dır eden öğretmenler, açıkta kalmamak için rehberlik bölümünü okuyup hiç işe yaramayan insanlar, birkaç kişi hariç, hiç sevmediğin yüzlerce çocuk ve hepsini bir arada bulunduran kocaman bir binaydı okul. Eğitim sistemi, balıkların ağaca tırmanmasını istiyordu. Başaramayanlar hayatlarına niteliksiz, daha doğrusu işsiz olarak devam ediyorlardı. Sadece sayısalcıların kazandığı bir dönemdeydik çünkü. Sporcu olmak isteyen işsiz, sözel okuyan işsiz, meslek lisesine giden de "serseri" olarak çıkıyordu içeriden. Daha doğru düzgün Türkçe bilmeyen çocuklara, 2. sınıfta ingilizceyi dayatıyorlar. Tüm çocukların öğrenmesi gereken şeyler, kadın erkek eşitliği, aile kavramı, vatan millet sevgisi ve din iken, yaş ağaçların hepsine matematik aşılamaya çalışıyorlar. Çocuk dışarda top oynamak isterken, tonlarca ağırlığın altında eziliyor ve bunu ailesi dahil kimse anlamıyor. Bir yerden sonra kimsenin kendisini anlamadığını ve yardımcı olamayacağına ikna oluyor çocuk. Ardından vurdumduymaz bir nesil yetişiyor. Bırakın çocuklar sevdiği türkülerle büyüsün. Ayrıca ailelerde 3 kuruş parasının yarısını kitaplara harcayıp, çocuklarının başarısız olduğunu görünce, çocuklara bağırıp çağırıyorlar. Çünkü çocukların suçu, yatkın olmadığı bir konuda başarısız olmak. Oysa herkes yatkın olmadığı bir konuda çok başarılı olur. Sıkıntı biz gibi çocuklarda galiba değil mi ? Çoğunun ailesi de şey zaten, kendisi bir yere varamamış ama çocukları doktor, mühendis falan olmalı. Tabi kimse fabrikadan hangi özelliklerle çıktığımıza bakmıyor. Memlekette herkesin fikir özgürlüğü var ama kimsenin fikrini açıklama özgürlüğü yok. Çünkü sizin yerinize konuşan ve sizin yerinize kararlar alan bir sürü insan var. Herkes haklı bu toplumda. Haksız olan yok. Zaten kimseyi de haksız olduğuna ikna edemezsiniz. Çünkü bilenler susuyor, bilmeyenlerse çenesini kapatmıyor. Herkesin kusursuz fikirleri var ama ne hikmetse hiçbiri o fikirlerle yol almamış. Zaten okuyan da yok. Galiba yönetimin hedefi bu. Okuyan cahiller yetiştirmek. Baya da başarılılar aslında. Okuma yazma oranı %99 iken, okumuş işsiz sayısı milyonlara dayandı. Toplum olarak bize tokat atana diğer yanağımızı çeviriyoruz maalesef. 4 - 5 yılda bir akıl almaz fikirler ve yeniliklerle karşımıza çıkıyor siyasiler. Bir daha ki 4 - 5 seneye kadar aynı tas aynı hamam. Hak edenin değilde torpilin kazandığı bir yerdeyiz. Ben gibi kimi kimsesi olmayan garibanlar işsiz kalıyor işte. Bize dini öğütleyen, kötülüklerden uzak durmamızı isteyenin neden ruhu şeytanda? İnsanları koyun gibi kullanmaya çalışıyorlar. Garip olan, çoğu insan bu durumdan memnun. Kurunun yanında yaş da yanıyor. Kimse görmese ya da görmek istemese de, koskocaman bir gençliği alevlerin arasına atıyorlar. Miting meydanlarında önemsermiş gibi halkı dinleyen siyasiler, ateşler içinde yanıp bağıran gençliğin seslerini duymuyor. Bazı çocuklar var tüm bunlara boyun eğen. Eğitimin ve toplumun istediği gibi olamayınca kendini değersiz hissediyor hepsi. Birer birer kaybediyoruz herkesi. Tenefüs ziliyle kendime geldim. Bunca fikir ve düşünceyi kimseye anlatamamanın verdiği yükle ezilmiştim. Tabii kimse farketmemişti. Herkes kendi derdiyle meşgul sonuçta. Herkes sevgi ve saygıya aç. Çünkü sevilmeden sevmesi ve saygı görmeden saygı göstermesi isteniyor çocuklardan. Onlarda insanların kendilerini sevmesi için bir sürü şey deniyorlar. Ama bilmiyorlar ki, insanlar seni sevsin istiyorsan, yol yapacaksın.
Mezuniyet günü. Herkes çok heyecanlı. Bir otel de balo tarzında bir kutlama yapılacak. Gözleri güzel olan kız da orda. Gece başlamış. Orkestra birkaç şarkı söylemiş. İnsanlar biraz sıkılmış. Birkaç dakika sonra içeriden yakışıklı bir bey efendi girer. Tüm gözler onun üzerindedir. İnsanlar ondan gözlerini alamazlar. Çünkü baya yakışıklı ve asıl gözüküyordur. İnsanlar ona şaşırarak bakar çünkü o değişmiştir. Okuldaki haline göre eppeytipi değişmiştir. Karizma gözüküyordur. Eskisi gibi korkak değil. Cesur gözüküyordur. Her bakışı kılıç gibi kesiyordur insanları. İnsanlar ise o bakışlara hayran hayran kurban oluyorlardır. Yakışıklı beyefendi içeride birkaç dakika durduktan sonra. Güzel gözlü kız onu görür. Onu görünce çok pişman olur. Çünkü daha önce onu eziklemiştir. Onu bir köpek gibi kullanmıştır. Çünkü daha önce ona "çekil ayağımın altından" diye okulun ortasında bagirmistir. Pişmandır çünkü. O beyefendi artık yakışıklıdır. Çünkü o zengin gibi gözüküyordur. Çünkü o cesur gözüküyordur. Zaman durur. Beyefendi zamanı durdurur. Yavaşça bir sandalye almaya gider. Sandalyeyi alır. Yine yavaşça sürükler. İstediği yere gelince oturur ve bakar. O güzel gözler karşısında dır. Saatlerce bakar. Zaman dursa bile onun kalbi kıpır kıpır dur. Özür dilerim. Hayalim yarıda kaldı cunku com uykum geldi. İyi geceler
Kübra Boyraz'ın ölümüyle ilgili yeni detaylar: İçeriden 'ah' diye bir ses duyduk GÜNCEL HABERLERİ 01.10.2020 11:11 Son Güncelleme 01.10.2020 12:19 İçeriden Şampiyon Bilgileri: Samira. Rakiplerini tarzınla alt et. Geliştiricilerden YAZAR RİOT CASHMİİR. Seçim panoya kopyalandı ... ACT Havayolları bilgi sistemleri unsurlarını, insan kaynaklarını, bilgi sistemleri ile ilgili mal ve hizmet alımlarındaki güvenlik unsurlarını, tüm üçüncü tarafları, hizmet sağlayıcıları, sistem, veri ve bilgi kullanıcılarını ve kuralları kapsamında; bilginin toplanması, değerlendirilmesi, raporlanması ve ... İçeriden bakılınca durum genellikle böyle görünüyor. Dışarıdan bakanların gördüğü ise çok farklı. Sorunlar var ve Türkiye sorunların parçası… Acaba bu görüntü bizler için iyi mi kötü mü? İçeriden öğrenenler ticareti, piyasaların şeffaflığını engellemekte ve yatırımcıların piyasaya güvenini sarsmaktadır. İçeriden öğrenenler ticareti günümüzde birçok finansal ...
Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Motor ve Performans Hava filtresinin sesini denemek amaçlı çekilmiş bir videodur. Chatlinkten mesaj atan bir çocuk, 12-A sınıfı öğrencisi olduğunu iddia ediyor. Öğretmen dizisinin resmi YouTube kanalına abone olup bildirimleri açarak, içer... Güreş anında içeriden ve çaprazdan kol bağlayarak güzel bir Salto oyunu. Yapan kardeşimiz Kerem Kamal 60 kg'da Gençler Avrupa ve Dünya şampiyonu sporcumuz. Bir hareketi vücuda ... İçerde’ye Abone Olmak İçin → http://bit.ly/icerde-dd-sub Polis Akademisi'nde okuyan Sarp ve Mert kardeş olduklarından habersiz birbirlerine rakip olurlar. Sa...